Birkaç ay önce İstanbul'un damgalı mekanlarının başını çeken Tarlabaşı semtinde çok sevdiğim iki hocamın önderliğinde bir araştırma yürüttük. Araştırma, Tarlabaşı halkının mahallelerinde gerçekleşen kentsel dönüşüm için ne düşündüklerini öğrenmek üzerineydi. Araştırma için gerekli görülen hedef kitlenin tamamıyla görüşmek için belirli bir zamanımız olmasa da, semt içerisinde uzun süre vakit geçireceğimizi az çok kestiriyordum. Haliyle araştırma başlamadan birkaç gün önce yüzleşmem gereken korkularım, düşüncelerimin önüne geçiyor ve beni birçok yönden etkileyebiliyordu. Korkularımın nedeninin damgalanmayla yaratılan algı olduğunu bilmek yeterli gelmiyordu. Çünkü alana girdiğimde neyle karşılaşacağımı kestiremiyordum ve suç ile anılan bu semt benim için endişe kaynağı olma özelliğini korumaya devam ediyordu. Medyada yapmış olduğum Tarlabaşı aramalarının etkisi, çevremizdeki insanların tepkileri ile aynı doğrultudaydı. Engel olamadığım korkunun, engel olamadığım bir önyargıya dönüşmesi çok sürmedi. Araştırma esnasında kadın araştırmacılar olarak tacize uğrayabileceğimiz düşüncesi, bu önyargının en önemli örneğiydi. Kişisel eşyalarımızı ceplerimizde değil de daha korunaklı çantalarımızın fermuarlı gözlerinde saklamamız ise hırsızlığa uğrayabileceğimizi düşünmemizden kaynaklanıyordu.
Saha çalışmasının başlayacağı gün araştırmacı arkadaşlarımla erken saatlerde Taksim'de buluştuk ve alana girmeden önce uzun süre sohbet ettik. Ayaklarımız aynı anda hem geri hem ileri gitmek istiyor ve bu psikolojik durumu çok fazla dillendirmiyorduk. Yapacağımız çalışma için inanılmaz mutluyduk. Bu farklı deneyimin hepimiz için çok büyük kazanımları olacağına derinden inanıyorduk. Ama içten içe yaşadığımız bilinmezlik hissi endişelerimizin temelini oluşturmaya devam ediyordu.
İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarından aşağı Tarlabaşı’na doğru yürürken aklımda oluşan ilk soru semt halkının bizleri yabancılaması ve buna karşı olan tutumlarının nasıl olacağıydı. Alanda iki kadın bir erkek araştırmacı olarak beraber hareket ediyorduk.
İlk gün Ömer Hayyam Caddesi'nde erkek araştırmacı arkadaşımız olan Özcan için bakışların daha farklı olduğunu fark ettik. Ve daha sonrasında tanıştığımız semt esnaflarından birkaçının ‘’Temkinli yaklaşıyorlar çünkü halk sizin sivil polis olmanızdan şüpheleniyor’’ demesi, Özcan'a yönelik bakışların sebebini az çok göstermiş oldu. Biz kadın araştırmacılar için durum daha farklıydı. Bize karşı olan tutum daha ılımlıydı. Kadın araştırmacı olmamız sebebiyle daha zararsız görülmemiz bu tutumun başlıca sebebini oluşturuyordu. Bir de alanda öğrenci olmanın vermiş olduğu güvenilirlik imgesi, Tarlabaşı halkının bize giderek daha samimi olmasını sağladı. Mahalle içinde kendilerine özgü haber alma ağları olan Tarlabaşı halkı, hangi sokağa ne zaman gideceğimizden ve öğrenci olduğumuzdan tamamen haberdardı.
Fotoğraf: Leyla Bektaş-Ata
En duyarlı görünen insanların bile kılını kıpırdatmadığı tarihi eser evler için içi acıyan kocaman gönüllü Tarlabaşı halkının misafirperverliğinin, karanlık mahallede içimi aydınlatan ve korkularımdan arındıran en güzel hatıralarım olacağını her geçen gün daha iyi anlıyordum. Alanda geçirdiğim üçüncü-dördüncü günlerde mahalle halkının bizleri daha fazla benimseyip samimi olduklarını ve bize karşı düşüncelerini rahatlıkla söylemeye başladıklarını anlamıştım. Birkaç gün üst üste sabırla aynı sokağa girdikten sonra konuşmaya karar veren Kürt bir amcayı dinlemek bir yandan beni mutlu ederken diğer yandan mutluluğun pek yanaşmadığı bir semtte olduğumu hatırlattı. Beyoğlu Belediyesi’nde memurken çözüm sürecinin bitmesiyle beraber kovulduğunu söyledi. Şu an yaptığı mesleğin kağıt toplayıcılığı olduğunu arkasında duran iki büyük el arabasını göstererek anlattı. Altı çocuk babası olan bu amca bir odalı eve sekiz kişi sığdırmış. Önceden memur olduğuna inanmayacağımı düşünüp yıllar öncesinden beri sakladığı belediye kartını cüzdanından çıkarıp gösterdi. Sabaha kadar topladığı kağıtlardan kazandığı 30 lira ile evin kirasını ödeyip ailesine baktığını ama çoğu zaman aç yattığını söyledi. Tarlabaşı’ndan başka gidecek yeri olmadığını iki türlü anlattı. Maddi olarak burada yaşadığı eve ödediği kira ile başka bir semtte ev bulamayacağını ve kimliğinden dolayı ötekileştirildikleri için yalnız olmadıkları bir semtte yaşamanın daha kalabalık hissettirdiğini belirtti.
Tarlabaşı’nı tanıdıkça bu amcanın ne söylemek istediğini daha iyi kavradım. Tarlabaşı halkının semt içerisinde birbirleri ile kurdukları bağ çok güçlüydü. Tarlabaşı, göç etmiş, yoksul insanların ilk geldiği ve kendi kültürlerini birlik içinde yaşadıkları bir semtti. İyisiyle kötüsüyle birbirlerine sımsıkı sarılmış, güvenilmez olarak görünen semtin içinde evlerinin kapılarını sonuna kadar açık bırakmışlardı. Moderniteye karşı tepkisel bir kenetlenme haliydi bu. Öyle ki günün hiçbir saati evinin kapısını kapalı tutmadığını ve bu güven duygusunu başka bir yerde bulamayacağını söyleyen onlarca semt sakini ile tanışmıştım. Mahallenin kültürel yapısı birbirleriyle bütünleşmiş ve tüm kötü fiziksel koşullara rağmen mahalle halkının birbirine güven duygusu görülmeye değer güzellikteydi.
Fotoğraf: Leyla Bektaş-Ata
Tarlabaşı halkı uyuşturucu ticaretinden rahatsız ama bitmesi adına pek umutlu değildi. Polislerin rüşvet aldığını ve bu nedenle bu suçun bitmesinin imkansız olduğunu konuştuğum insanların tamamına yakını belirtmişti. Seyyar arabası ile tatlı satan yaşadığı evdeki rutubet nedeniyle ciğerlerinden ciddi rahatsızlığı olan bir esnaf ise kentsel dönüşüm ile mahalleye yerleşecek elit
kesim geldiğinde suçun temizleneceğini ve bu olduğunda kendisinin orada olmayacağından neredeyse emindi.
Alan çalışması yapmadan önce yaşadığım endişeler ve düşüncelerden geriye Tarlabaşı’ndan ayrılacağım son gün, mahalle halkıyla oynadığımız voleybol maçı kaldı. Topumuzun çatıya kaçmasıyla biten maç sonunda herkesle vedalaşırken semtte içtiğimiz sayısız çayın acı tadını ve insanların "Bir dahaki sefere dostlarınızı ziyarete gelmiş olacaksınız" gibi samimi cümleleriyle Tarlabaşı’ndan ayrıldık.
Tarlabaşı; toplum ve medya tarafından damgalı mekân olarak görüldüğü ve yansıtıldığı için burada yaşayan halkın potansiyel suçlu olarak değerlendirilmesi dışlanmayı arttırıyor. Böylece Tarlabaşı halkı ile toplum arasındaki duvar giderek büyüyor. Küreselleşme ile metropolleşen şehirlerde Tarlabaşı gibi damgalı mekân haline getirilen yerler resmi makamların kamu politikalarını kolaylaştırmakta ve bu damgalamanın sağladığı avantajla bu mahalleleri şehrin emlak döngüsüne katmaktalar. İşte bu yüzden Tarlabaşı ve onun gibi damgalanan birçok mahalleyi medyanın istediği kalıba soktuğu haberlerden öğrenmek yerine alan hakkında gerçekten bilgi sahibi olan sosyologların ve gazetecilerin çalışmalarını takip edip daha doğru bilgiye ve algıya erişmemiz gerekir.
* Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya ve Gazetecilik Yüksek Lisans Programı öğrencisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder