Tez araştırma sahamdan biraz uzaklaşıp resmî kurumlarla görüşmeye başladığımda Rebecca Solnit'in Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar'ından biriyle karşılaştım. Bir erkeğin genellikle bir kadına bir şeyi nasıl daha uygun/ daha iyi yapabileceği yönünde çoğunlukla sorulmadan söylev çekmesi olarak tanımlanabilecek mansplaining (man ve explain kelimelerinin birleşimiyle türetilmiş bir kelime) kendi uzmanlığınız ve saha araştırmanızla ilgili olunca iyice can sıkıyor. Çalıştığım mahalledeki eğitim meselesini daha derinlikli incelemek için okul müdürleriyle görüşmek istemiştim. Müdürlerden biri Karabağlar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden izin alırsam konuşmayı kabul edebileceğini söyleyince talebimi dile getiren bir dilekçeyi, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nde görev yapan şube müdürlerinden birine verdiğimde yaşadığım karşılaşma bütün araştırma süreci içerisinde en rahatsız edici olanıydı:
İlçe Milli Eğitim’e izin almak için gittim. Öncesinde şube müdürlerini araştırmıştım. … Bölgenin tarihi ve kültürel dokusu, yaşayanların gündelik hayatını kapsayan bir araştırma konusuyla başvurdum. Şube müdürü dilekçeye bakınca, “Bu mu tez konun?” diyerek dalga geçer bir hâl takındı. “Bu, yüksek lisans konusu olur, yanlış anlama ama”, dedi. Kendi yazdığı doktora tezini çekmecesinden çıkarıp benim yapmam gereken “anket çalışmasının” nasıl olması gerektiğine dair kendi tezinin girişinden bir parça okudu. … SPSS programını kullanmış. … Sonra sorularıma baktı, “Bu sorular çok kişisel ve 12 sorunuzdan yedi ya da sekizi sizin işinize, tezinize yaramaz”, diye buyurdu. Ben de umutsuzca bu çalışmanın anket içermediğini, bir sözlü tarih araştırması gibi düşünülmesi gerektiğini anlattım. “Siz nicel bir çalışma yapmışsınız, benimki nitel bir araştırma ve bölgede yaşayanların anlatısına dayanıyor” diye kısa kısa açıklamaya çalıştım. … Sonunda dilekçeyi istemeyerek aldı. Süre kısıtımı söyledim. “Biz burada o kadar yoğunuz ki”, dedi, alışılageldiği üzere. “Sahada kaldığım sürede yanıtınız yetişirse çok sevinirim”, dedim. Cevaben “İnşallah”, dedi. Ne denir?
Daha odasına girer girmez anlamıştım buna benzer bir karşılaşma yaşayacağımı. Bir süre odasında yokmuşum gibi diğer çalışanla ettiği sohbetten, sonrasında “N’aber, nasıl gidiyor?” diye bana seslenişinden. Konuşma tarzından. Daha sonra ne hikmetse YÖK tez arama motorundan kendisinin yüksek lisans tezine eriştiğim halde hemen çekmecesinde, hazırda tuttuğu doktora tezine dair herhangi bir bilgiyle karşılaşmadım. Kapısındaki Dr. ibaresine rağmen (16 Ağustos 2017).
Bu sürecin sonunda görüşme yapmak için tahmin edileceği üzere izin alamadım. Dahası dilekçemin akıbetine dair bilgi de alamadım. Sahada resmî kurumlar nezdinde ciddiye alınmamanın bir örneği olan bu karşılaşmaların bana göre iki temel sebebi var: İlki, sahada kariyerinin henüz başında genç bir kadın olmak. İkincisi, sosyal bilimler alanında bir araştırma yürütüyor, gündelik hayatı araştırmanın merkezine yerleştiriyor olmaktan kaynaklı, görüşüne/iznine başvurulan birçok kişinin kendilerinde araştırmaya müdahale etme/edebilme, araştırmayı yeniden çerçeveleme hakkını görmesi. Bu karşılaşmaları iktidar sahibi erkeklerle yaşadığınızda göz ardı edilmenin şiddeti de o ölçüde artıyor.
Gecekondulu kadınların kente katılımını sorunsallaştırmak ve mekân deneyimlerini görünür kılmak için Raoul Wallenberg Enstitüsü'nün desteğiyle 2019 yılının Ağustos-Eylül'ünde İzmir'in Limontepe mahallesindeydik. Burası hem benim çocukluk mahallem hem de doktora araştırmamın sahası. Doktora araştırmam esnasında mahallenin kurucusu konumundaki birinci kuşak kadınların kente çok sık katılamadığını tespit ettiğim için bu araştırmayı yürütmeye bu kısıtlı kent kullanımının gerekçelerini analiz etmeye niyetlendim ve iki yıl sonra sahaya ikinci kez gittim. Bu sefer bir de yönetmen eşlik etti bana. Elif Miral Oktay ile sahada geçirdiğimiz sürece dair bazı saha notları ve araştırma günlüğünden kısa metinler paylaşıyorum bu yazıda. Araştırmaya başlarken nasıl bir içerik üreteceğimiz çok net değildi. Süreç içinde şekillendi. Notlardan da bunu anlamak mümkün. Araştırma sonunda ortaya aşağıda bir kısmını paylaştığım videolar çıktı ve bu videolar DW Türkçe'de yayınlandı.
30 Ağustos 2019 00.19
Elif sabah geliyor. İlk defa bir kişiyle beraber yakinen araştırma yapıyor olacağım. İkimiz için de heyecanlı bir süreç. Umuyoruz ki verimli bir şekilde ilerler. Bugün örnek dijital hikâyelere baktım, çalıştım. Sanıyorum bir atölye içerisinde yapmaları gerekiyor bu anlatımı. Bu kısımdan emin değilim. Foto-voice’dan farklı ama. Farklılıklarını anladım epey. Onunla ilgili bir sorun yok. İkisinin ortası olacak belki de bu çalışma.
30 Ağustos 2019 23.48
Uzun uzun yazmak isterdim ama hiç halim yok. Kadınların sorumluluğunu almaktan yorgun düştüm resmen. Gün beklentimizin üstünde geçti. Çok kısa notlar alıp bırakacağım:
• İş sonunda ortaya çıkarmayı düşündüğümüz tarza göre içerik üretmektense içeriğe göre formatı kararlaştırmayı daha uygun bulduk.
•Yarın kadınların fotoğraflarını bastırıp vereceğiz. Bu esnada da evde konuşmaya çalışacağız kısaca. Elimizde biraz veri birikiyor gibi. Uzuuun ses kayıtlarımız var: “Tut ki bütün İzmir senin!” güne damgasını vuranlardan.
•Bugün özellikle istediğim kadınların bir araştırmanın içinde gibi hissetmemelerini sağlamaktı. Çünkü bu bir deney değil. Onlar da denek değil. Etik olarak da doğru bulmuyorum bu durumu. Serbest keyfince bir gün geçirmelerini, şimdiye dek yapmadıkları bir şeyi az çok yapabilmelerini sağlamak istedim. Bu sebeple araştırma içerisinde hissetmelerinin yeri kendi evleri olabilir. Kendilerini de daha güvenli-korunaklı hissettikleri yer.
1 Eylül 2019 01.14
Tamamı mahallede geçen yorucu ama verimli olduğunu düşündüğümüz bir gündü. Yine bilgisayarı kapatma isteğiyle yanıp tutuşuyorum ama birkaç not alayım:
•Bir araştırmacı ve bir belgeselci olarak çalışmak güzel. Birbirinden bambaşka düşünce biçimimiz var. Bizi beslediğini düşünüyoruz. Benim yavaşlığımı, Elif’in hızlı girişkenliğini bir şekilde dengeye oturtuyor gibiyiz.
...
•Akşam dönüşte Elif fotoğraf çekerken kentsel dönüşümle ilgili bir şey sanacaklar büyük ihtimalle dedim. Bir dakika geçmeden genççe bir kadın gelip, pardon neden fotoğraf çekiyorsunuz acaba? Burayı ben yeni yaptım da bir sorun mu var, dedi. Elif araştırma yaptığımızı söyledi, azıcık panikleyip :) ama atlattık gitti. Aslında olabildiğince görünmez olmak gerekiyor çekim vs. yaparken ama olmuyor tabii ki her seferinde bu. Sonuçta mahallenin farklı açılardan görüntülerine sahip olmamız gerekiyor. Ve hatta şehrin. Bu nasıl olacak başka türlü.
...
•İki akşamdır elimizdeki malzemeyi tertemiz bir şekilde yüklüyoruz bilgisayara. Gözden geçirip üzerinde konuşuyoruz ve ertesi gün ne yapmalı-yapmamalı’yı konuşuyoruz. Bu güzel oluyor doğrusu. Baya baya süreç ilerlerken kendi yolumuzu bulmaya çalışıyoruz.
3 Eylül 2019 01.44
Dünü deftere yazdım. Bugüne geçiyorum o yüzden.
Elif’i de beni de çok mutlu, memnun eden bir gün geçirdik. Daha önemlisi Hanife'yi de mutlu etmesi. Günden notlar aktarayım:
•Çocuklu bir kadının hareket kısıtlılığını gördük. Şöyle ki: Hanife çocuklarla kabul ediyorlarsa gelebilirim, demiş.
...
4 Eylül 2019 01.17
Günün en önemli tespiti erişilebilir, ücreti karşılanabilir kreşin önemli bir insan ve kadın hakkı olduğu. Çocuklarla kentte kımıldamak bir hayli zor. Serpil ve Emine’yleydik bugün.
...
Kadınlar mutsuz, zor bir hayat yaşıyorlar, çocuklarını tek başlarına büyütüyorlar. Hafta sonu evde kalan kocaları ne çocuklarını ne de eşlerini görmeyi, onlarla ilgilenmeyi istemiyor gibi.
...
İlk defa Emine şehirli olmayı çeşitli sosyal aktivitelere katılmakla özdeşleştirdi. Kadınlar kendilerini İzmirli olarak tanımlamıyor, Limontepeli olarak tanımlıyor.
6 Eylül 2019 00.31
Çok uykum olduğu için kısaca yazacağım. Unutmayayım:
Temel konuşma temalarına odaklanmak lazım. Azla idare önemli paylaşım malzemesini oluşturuyor. Ailede geçinmek, karı-kocanın nasıl bir anlayış geliştirmesi meselesi hemen akabinde.
10 Ocak 2022 Pazartesi
Sosyal Bilimlerde Yazmak semineri konuşma metni - Leyla Bektaş Ata
Tarih: 8 Ocak 2022, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Kadın Araştırmaları Merkezi
Nasıl bir formasyona sahibim?
Gazetecilik ve Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri alanında lisans eğitimi aldıktan sonra yüksek lisans ve doktoramı iletişim bilimleri alanlarında yaptım. Formel bir sosyoloji eğitimi almamış olmanın ve gazetecilik içerik üretim pratiklerine yakınlığın beni daha parçalı, daha metinlerarası düşünme ve yazmaya ittiği kanaatindeyim.
Akademinin yanında yöresinde olmak ama içine girdiğine inanmamak: Bunun özgürleştirici yanından istifade etmeye çalışıyorum. Bu vesileyle araştırırken, yazarken iyi hissettiğim işler yapma şansına sahip olduğumu düşünüyorum.
Ne şekilde yazıyorum
Yazma biçimimi en iyi şöyle anlatabilirim: Gündelik bilgiyi akademik bilgiye dönüştürme, fakat akademiyle sınırlı kalmamanın yollarını farklı metodolojileri ve yazma biçimlerini kullanarak arama.
En genel anlamda: Herkesin içinde yazmak, hayat devam ederken … Yazmadan önce kelimeler ve cümleler üzerinde değil bağlam üzerinde düşünürüm. Yine hayat devam ederken. Yazmak için bilgisayara ihtiyacım var. Kalem kağıda değil. Kelimeleri geldiği gibi yazıyorum. Çoğunlukla da çok değiştirmiyorum. Masaya her oturduğumda önce daha önce neler yaptığımı okuyorum, hatırlıyorum. En uzun zamanı burada harcıyorum.
Salonda yazıyorum. Çalışma odası varken hiç kullanmadım sonra da böyle bir oda ayırmayı anlamsız buldum. Sabahları çalışıyorum. Çalışma biçimimi anlattığım yakında yayınlanacak bir metinden bir parça:
Doktora tezimi yazabilmek için işten ayrılıyorum. Tam zamanlı tez yazıyorum evde. Sabahları eşimle birlikte erkenden kalkıyorum. Kahvaltımızı, her sabah biraz yana ittiğimiz üst üste yığılı kitapların yanında yapıyoruz. Eşim işe gidince ben önce etrafı topluyorum. Evi toparlamadan zihnimi toparlayamıyorum. Kirlileri çamaşır makinesine atıp dijital göstergeden ne kadar sürede yıkanacaklarını görebilmek her şeyin bir düzen içerisinde seyrettiği hissiyatı veriyor. Makineyi çalıştırıyor, yeşil çayımı demliyor, şanslıysam pencereden giren günışığının evi biraz ısıtmasına izin veriyor, o gün yapılacakların listesini yapıyor, bilgisayarımı açıp saha görüşmelerini deşifre etmeye başlıyorum. Mümkün mertebe makine bitene dek masadan kalkmadan çalışıyorum. Kulaklarımda tezin saha araştırması için dinlediğim kadınların sesleri … Çamaşır makinesinin bitiş alarmını duyuyorum. Kaydı durdurup kalkıyorum. Çamaşır selesine boşaltıyorum yıkananları ve kapalı balkona kurduğumuz kurutma makinesine taşıyorum. Akşama doğru kuru çıkardığım çamaşırları katlıyorum arka odada. Onlarla birlikte o günü, yazdıklarımı ve yazamadıklarımı, listeden yaptıklarımı ve yapamadıklarımı, hayatlarına ortak olduğum kadınların dertlerini ve umutlarını da katlayıp yerleştiriyorum yerine. Ertesi gün katlarını yeniden açmak üzere.
Şimdi kızımlayken (16 aylık) daha parçalı, daha az konsantreyim ve bu yeni hale uyumlanmaya çalışıyorum. Bu halin içinde yazmaya.
Akademik olanla olmayan arasında keskin ayrımlarım yok. Farklı mecralar için yazmayı seviyorum. Yazıyı ilişki kurmak ve ilişkileri sürdürmek için bir aracı olarak da görüyorum.
Bu aralar “birlikte yazmak” bana daha iyi geliyor.
Bu esnada üç yılı aşkın süredir Dikiş Makinesi adını verdiğimiz üç kişilik bir ekiple birlikte hikayeler yazdığımızı da söylemem gerekir. Baştan bir planı olmayan, birimizin kaldığı yerden diğerinin devam ettiği yazma süreci. Kanada-Amerika-Galler’deydik başladığımızda. Zamanla farklı yerlere gidip geldik. Şimdi iki kişi TR’de bir kişi Kanada’da devam ediyoruz. Hemen her Pazar akşamı bir araya gelmeye çalışıyoruz. Bir terapi ve güçlenme birlikteliği bu aynı zamanda. Kadın yazının güçlendirici etkisi. Belki bir gün hikayelerimiz gelir masalarınızın üzerine.
Çok iyi bir ikinci gözüm var. Şanslıyım. Her yazdığımı yayınlanmadan okur, yapıcı dönütler verir.
Ne çalışıyorum
Gündelik hayat çalışıyorum: Önemsiz, sıradan, rutin olanı bir mekân üzerinden çalışmak. Şu sorular her çalışmamda benimle birlikte:
“İyi hikâye nedir? Yalnızca iyi bir hikâye yeterli midir? O hikâyeyi bilimsel kılmak için neler eklemek gereklidir? Hikâyelerden kavramları nasıl çıkarırız ve bu kavramları insanları anlamak için nasıl kullanırız?” Ruthellen Josselson
Yaptığım çalışmalarda bu soruları zihnimin bir köşesine yerleştiriyorum ve onlara tatmin edici yanıtlar vermeye çalışıyorum.
Bugün özellikle iki saha çalışmam üzerinde durarak ilerlemek istiyorum:
İlki 2015’ten: İlk etapta yüksek binalarda yaşam ilgimi çekmeye başlamıştı. İnsanlar bu tür mekânlarda neden ve nasıl yaşıyor? Gündelik hayatları nasıl değişiyor? İstanbul’un farklı muhitlerindeki yüksek binalarda yaşayan insanlarla görüştüm. Sonra, peki, ben yaşasam nasıl değişir gündeliğim, diye sormaya başladım.
2015’te sponsor buldum ve Başakşehir’e taşındım. Ben burada neler yapıyor-yapamıyorum? Mekân bizi nasıl değiştirir, kısıtlar ya da kentle nasıl ilişkilendirir? Ne tür olanaklar, anlamlara kapı aralar? (Bektaş, L. (2016). Bir Güvenlikli Site Hikâyesi, Fe Dergi)
İkincisi ise, doktora tezimin sahası. Bu araştırmayı yürütmek için kentin dezavantajlı gruplarının/ kent yoksullarının yaşadığı bir gecekondu mahallesine gittim. Benim de çocukluk ve ilk gençlik mahallem. Cevap aradığım soru en genel haliyle: Kentsel dönüşüm öncesinde gecekondu sakinlerinin evleriyle, mahalleleriyle, kentle ve birbirleriyle ilişkisi nasıldır? Ne tür değişimler ya da süreklilikler gözlemleriz? Dönüşümü bekleme halini nasıl anlatıyorlar ve deneyimliyorlar? (Bektaş Ata, L. (2021). Limontepe’de Yaşamak, Büyümek, Beklemek: Kentsel Dönüşüm Öncesi Bir Mahalle Anlatısı. Ankara: İdealkent Yayınları)
Nasıl çalışıyorum?
Sahada veri toplama
Bu iki araştırmanın başka şehirler, başka sınıfsal gruplar, yaşam biçimleri ve konut tiplerini ele almakla birlikte bir ortak noktası var: Araştırmacı deneyimini önemsemek ve araştırmacının da sahaya dönüşmesine kapı aralamak.
-Sahada çalışıyorum: öncesi ve esnası
Saha: sınırları var mıdır sahanın? saha nerede başlar, nerede biter? kenarlarında dolaşılıp takip edilecek fiziksel bir düzlem midir?
Saha, söze başlamanın, anlatıyı derlemenin önemli bir aracı ve hatta başlı başına sözün ve anlatının kendisi. Öncesi, esnası ve sonrasıyla çokkatmanlı bir düşünme-üretme-tartışma zemini.
Kendimi algıları, sezgileri çok açık biri olarak görmüyorum, ama sahaya çıkmadan önce ve sahadayken bolca yazıyorum: Notlar ve ses kayıtları alıyorum kendim için. Bazen sokak seslerini kaydediyorum ya da sessizliğini. Gelen geçenle selamlaşmaları… Olabildiğince uzun kalmaya çalışıyorum sahada.
Ludwig Feuerbach, “bir sarayda farklı düşünülür, bir kulübede farklı” der. Araştırdığımız mekânda olmak, oradayken yazmak ve üretmek önemli. Her şey unutulur! En unutulmaz görünen anların araştırma için anlam ifade eden detayları ve hatta kendisi zaman içinde silinir. Uykusuzluktan harap olsam da yatmadan önce yazıyorum az ya da çok.
Saha araştırmasına başlamak: Çok cesur değilim. Sahaya yaklaşsam da sahada olmam zaman alıyor: “saha korkusu” - Bilmediğimiz bir yerde sahaya adım atmaya korkarız nelerle karşılaşacağımızı bilmediğimiz için. Peki ya bildiğimiz yerde neden korkarız? Sahanolari,blogspot.com’da bunun üzerine yazmıştım:
İyisiyle kötüsüyle tatlı bir nostaljiye bürünmüş, çocukluğun halesiyle sarmalanmış geçmişe uzanmak, bugünden geçmişe giden bir yolculuğa çıkmaya, hafızanın taşlarını yerinden oynatmaya davetiye çıkarıyor. Tasanın kaynağını ise bu yolculuğa çıkmanın riskleri oluşturuyor. On dokuzuncu yüzyıl Paris’inden söz ederken Satürn benzetmesi yaparak, Satürn’ün halkasını, “Satürn sakinlerinin akşamları hava almaya çıktıkları, dökme demirden yapılma bir balkona” benzeten Walter Benjamin’in endişesine benzer bir korkudur, bu. Bir mekâna, muhite yüklenen ve zamanın tozuyla çevrelenen aurayı yitirme, hatırlamak istediğin gibi yeniden yazdığın tarihin zeminini kaydırma korkusudur. İyi insan ve iyi komşuya dair güncel kabullerin, izinsiz, bir anda bugünden geriye doğru işleyebileceği, meyve ağacında salınan minik kızı dalından düşüreceği korkusudur.
Örneğin bunu tanımlamak da sahayı düşünmek ve kavramsallaştırabilmek için önem taşıyor!
Sahada neler yapıyorum:
Sahaya net sorularla gitmemek: Karşılaşmaların ve görüşmelerin yeni kapılar açmasına izin vermek - Grounded theory’nin gücünün farkında olmak- Fakat tabii ki bomboş bir zihinle de değil.
Pilot görüşmelerin önemini hafife almamak.
Geniş zamanlarda görüşmecilerle bir araya gelmek. Uzun uzun havadan sudan da konuşmak (en çok buralardan veri sağlıyorum)
Sahada gündeliğin akışına uyumlanmak: Görüşmeleri ve gözlemleri görüşmecilerin olabildiğince doğal ortamlarında gerçekleştirmek
İnsanları bıktırmadan bol bol fotoğraf çekmek
Saha sonrası
Deşifreleri kendim yapıyorum. Görüşmecilerin seslerini tekrar duymanın saha hissini ve deneyimini çağırdığını düşünüyorum. Donra bu sesler zihnimde dolaşmaya devam ediyor
En ilkel yöntemlerle deşifreleri okuyup farklı renklendirmelerle sınıflandırma yapıp notlar alıyorum
Yazarken
Yazma öncesi literatür okumalarımı Drive'da alıntılar halinde biriktiriyorum
Herkesin anlayacağı dilde yazmak/ ağdalı değil sade yazmak: Aracılığıyla bilgi ürettiğimiz grupların okuyabileceği metinler üretmek
Edebiyatı toplumu anlamak için aracı kılmak. Anlatıma katabileceği olanakların farkında olmak
Otoetnografiye gelince,
Ben otoetnografiyi şöyle tanımlıyorum: Araştırmacının kendi sahasına dönüşmesi. Nedir bu otoetnografi?
Akademik yazının sınırlarını genişletmeye, akademik olanla olmayan arasındaki keskin ayrımları yumuşatmaya olanak tanıyor
Kendim üzerine yazarken, deneyimlediklerimin kültürel bağlamla ilişkisini kuruyorum: Limontepe örneğinde kısıtlanan, evin çeperinde tutulan kız çocuklarının deneyimini kendimden doğru daha rahat anlıyorum: Benim deneyimim yalnızca bana ait değil.
Sosyolojik kavrayışı geliştirmek için kişisel deneyime ses vermek (Wall, 2008, 39)
Geleneksel bilimsel yöntemleri bertaraf etmek yerine bu yöntemlerin baskınlığını sorgulayan ve bilgi toplama ve paylaşma yöntemlerinin çeşitli yollarla olabileceğini gösterir
Derinlemesine, analitik ve yaratıcı bir yazma süreci olan otoetnografi, araştırma yapma hikâyesinden ziyade, araştırmayı yaşama hikâyesidir (Stacy, der. Adams vd. 2015, 5).
Otobiyografik ve kişisel olanı, kültürel ve toplumsal olana bağlar.
Eylem, duygu, özfarkındalık ve içe bakışı ortaya koyma özelliği taşır
Otoetnografik metinler, katılımlı gözlem, özdüşünümsel yazım, görüşmeler, belgeler gibi çoklu kaynaklara dayanır. Bu da otoetnografik kayıtların yalnızca araştırmacının fikri olmadığını, diğer kaynaklarla da desteklenip doğrulandığını gösterir (Duncan 2004, 5).
Hikayelerden kavramları nasıl çıkarıyorum?
Bir Güvenlikli Site Hikâyesi’ne başlayana dek toplumsal cinsiyetin birtakım deneyimleri açıklığa kavuşturmak için ne denli önemli bir bileşen olduğunun farkında bile değildim. Mekân analizi yapabilmenin içsel bir öğesi olduğunun ve aksinin düşünülemeyeceğinin. Ve günün sonunda orta alt sınıf genç bir kadın akademisyenin mekân deneyimi ortaya çıktı: Kentin “ayrıcalıklı” periferisinde (araştırma amaçlı) kendine sıradanlaşmasını arzu ettiği bir hayat kurmaya çalışan, otomobile göre tasarlanıp inşa edilmiş güvenlikli siteye toplu ulaşım ve yürümenin imkânlarıyla ulaşmaya çalışan, işe gidip gelirken kent içerisinde çoğunlukla ayakta yaklaşık 4 saat yolculuk yapan, çevre yolunun kenarından yürüyerek binaya ilerlerken kenardan geçen tırların, kamyonların kornasını duyunca ne giydim ben diye kendi üstünü başını gözden geçiren, 28 yaşında ve evli olmadığı için sitede karşılaştığı kadınların kendisini birileriyle tanıştırmak istemelerini savuşturmaya çalışan… Bu çalışmanın adı Bir Güvenlikli Site Hikâyesi. Hikayesi ilgi çekici. Ama baştaki soruya dönersek bunu nasıl bilimsel kıldığım üzerine de birkaç şey söylemek lazım. Bir kısmını söyledim. Sahada genç kadın, kentin periferisinde yürüme ve diğer ulaşım pratikleri, hareketlilik, neoliberal kentin çeperlere doğru genişlemesi, toplumsal cinsiyet ve mekân ilişkisi, güvenlikli sitede bir arada yaşama pratikleri (Buna Türkiyeli ve diğer milletten insanların karşılaşmaları da dahil- banal milliyetçiliğin mekân kullanımında tezahürleri) gibi.
Limontepe çalışmasında ise hikâyeye güç katan önemli faktörlerden biri, araştırmacının kendi geçmişiyle bir karşılaşma yaşaması. Tanıdık insanlarla da görüşme yapma: sınıf arkadaşların, çocukluk arkadaşların buna dahil. Bu anlatıları nasıl kavramsallaştırıyorum?
Otoetnografi, etnografi ve hayat anlatılarıyla sınırlı kalmayıp kent arşivine başvurmak. Gecekondunun/periferinin tarihsizleştirilişine tanıklık etmek. Resmi kurumlar nezdinde hafife alınmak (sosyal bilimlerin hafife alınışı, kadının hafife alınışı, öğrenci olmanın hafife alınışı gibi)
Tekil hikâyeleri mahallenin resmini görmek için aracı kılmak fakat sesleri de kısmamak/anonimleştirmemek. Mahallelinin farklı mekânlardaki mevcudiyetini kavramsallaştırmaya çalışıyorum: göçmen, sakin, yolcu gibi.
Bireysel anlatılarla büyük anlatılar arasında bağ kurmaya çalışmak: Deneyimi toplumsal cinsiyet ve toplumsal sınıf lensinden incelemek
Kendi deneyiminin önemini hafife almamak ama kamusala da dayatmamak. Kendini saçmamak. Anlatılardan biriyim. Bunu dantel metaforuyla ifade ediyorum: Her biri bir başkası tarafından örülen motifleri bir araya getirip danteli ortaya çıkarmaya çalışıyorum - Hiçbir zaman tamamlanmayacak bir işten bir kesit aktarıyorum. Eksikleri, ilmek kaçmalarını, el uyuşmazlıklarını en baştan kabul ediyorum. Bu da araştırmanın sınırlılıkları
Mekânın düzenlenme/yerleştirilme biçimini de dikkate alarak mekândaki ilişkileri anlamaya çalışıyorum: “komşuluğun akrabalaşması” kavramsallaştırması yapıyorum. Buradan mahalle baskısının dinamiklerini açığa çıkarmaya çalışıyorum. Bu baskıya karşı geliştirilen stratejileri görünür kılıyorum.
Dönüşüm sürecinde de devam eden gecekonduda yaşam stratejilerini inceliyorum. Mekânda kalıcılık ve geçicilik hallerini kavramsallaştırmaya çalışıyorum.
Burada sözlerime son vereyim. Sabrınız için teşekkürler!
Kaynaklar
Adams, Tony. E., Jones, Stacy. Holman ve Ellis, Carolyn. Autoethnography: Understanding Qualitative Research (Oxford: University Press, 2015).
Duncan, Margot. “Autoethnography: Critical Appreciation of An Emerging Art,” International Journal of Qualitative Methods 3, no. 4 (2004): 1-14.
Wall, Sarah. “Easier Said Than Done: Writing An Autoetnography,” International Journal Of Qualitative Methods 7 no:1 (2008): 38-53.
Bu fotoğraflar Ankara
Mamak’ta yer alan Ege Mahallesi’nin dönüşümü üzerinden Türkiye’deki gecekondu
deneyimini anlatmaya çalıştığım doktora tezim boyunca çekildi. Tezimin okuyucu
profiline göre en baştan yoğurularak yazıldığı ve biri Türkiye’de (Bu Çamuru
Beraber Çiğnedik: Bir Gecekondu Mahallesi Hikayesi, 2015, İletişim Yayınları,
İstanbul) ve biri İngiltere’de (Urban Poverty in Turkey: Development and
Modernisation in Low-Income Communities, 2016, IB Tauris) yayınlanan iki
kitapta da fotoğrafların bir kısmı yer almaktadır.
Çalışmaya konu olan Ege
Mahallesi, yani bir zamanlar Ankaralılar arasında yaygın ismiyle “Çöplük”, resmi
kayıtlara göre 1974 yılında Ankara’nın Mamak İlçesi’nde kurulmuş. Mahallenin
ilk yerleşimcileri genellikle Yozgat, Sivas, Gümüşhane, Çankırı ve Kırıkkale’den
gelmiş.Önemli bir kısmı Alevi olan ilk yerleşimciler
arasında doğrudan diğer illerin köylerinden gelenler olduğu gibi, 1960’lı
yıllarda Ankara’ya gelip, bir süre başka bir mahallede bir gecekondu
kiralayarak yaşamış ve sonradan Ege’de ev yapmış/almış olanlar da bulunmakta. Bir
zamanlar Ankara’nın çöplüğü olan bu yer, geldikleri yer, kimliksel aidiyet ve göç
hikayeleri farklılaşan ancak büyükşehirdeki işçi sınıfına giren/girmeyi umut
edenlerin kimi zaman rekabet kimi zaman aralarındaki dayanışmayla kanlı canlı
bir mahalle olmuş. Çöplük önce kömür
deposuna sonra kurbanlık satış yerine dönüşmüş, sonrasında ise çok katlı
apartmanların ortasında tarihi unutulan boş bir araziye. Mahallede kalmaya
başladığımda Ege Kentsel Dönüşüm Projesi çoktan başlamış, mahalle artık
bazılarının altında havuzu bile olduğu söylenen çok katlı apartmanların yanında
yıkılmayı bekleyen gecekondulardan oluşuyordu. Çankaya-Mamak viyadüğü mahalleyi
Ankara merkezine bağlamış, yakınlarda çeşitli alışveriş merkezleri ve bir akvaryum
açılmış, bu alışveriş merkezlerinde çalışanlar yavaş yavaş mahalleye taşınmaya
başlamıştı. Ege mahallesindekiler bu alış-veriş merkezlerinden alış-veriş
yapamasalar, akvaryumun giriş ücretini ödeyemeseler de bütün bunlar herkese
mahallenin “geliştiği, kalkındığı” hissiyatını veriyordu. Kısacası kentsel rant
anlamında mahallenin değeri bir hayli yükselmişti. Mahalleliler, özellikle de gençler bu
“kalkınmada” artık gecekonduya yer olmadığını düşünüyorlardı. Düşüncelerinde
haksız da sayılmazlardı. Türkiye’deki pek çok gecekondu mahallesinde olduğu
gibi kentsel dönüşüm projesiyle mahalledeki evlerin neredeyse tümü yıkıldı ve
mahallenin çoğu yerlisi bu mahallede yaşamaya devam edemedi. İçlerinde
köylerine geri dönenler olduğu gibi, kentin başka gecekondu mahallelerinde
hayatlarına kaldıkları yerden devam edenler de, hiç istemeseler de kendilerine
gösterilen Kusunlar Toplu Konutları’na taşınanlar da vardı. Yani kısaca ana
eksenini tapu sahibi olup olmama durumunun oluşturduğu farklılaşan kaynakları
çerçevesinde herkes bir yere dağıldı.
Ege Mahallesi’nde araştırma yapmak için 2011 yılında kiraladığım, şimdi yerinde çok katlı bir apartman uzanan gecekondu
Ege Mahallesi’ndeki fotoğrafların
çoğunu 2011-2015 yılları arasında araştırmacı olarak kendim çektim. Mahallenin
eski yerleşimcilerinden sevgili Emine Öztürk’ün izniyle aile albümlerinde yer
alan ve mahallenin eski yıllara ait hallerinin yansıdığı birkaç resme hem
çalışmalarımda hem de burada yer verdim. Bir kadın olarak sahada olmak
özellikle kadınların arasında var olabilmem, gündelik hayatlarına tanıklık
edebilmem ve hikayelerini benimle paylaşabilmeleri için kuşkusuz en önemli
vasfımdı. Tahmin ediyorum ki erkek olsaydım, hele ki tek başıma, ne hanelerin
içine girebilmem ne de kadınların öyküsünü ayrıntısına kadar dinleyebilmem
mümkün olmazdı. Aynı durum fotoğraf çekimi için de geçerli diye düşünüyorum.
Kadın olmamdan ötürü mahalleliler ve özelde kadınlar için fotoğraflarını çekmem
bazen kendilerinin talep ettiği bir durumdu bazen de en azından bir erkeğinkine
göre daha az rahatsızlık vericiydi. Özellikle kişilerin resimlerini çekmek ve
resimleri kullanabilmek için mutlaka izin istedim. Kimi kadınlar kocalarından
gizli bir şekilde benimle tezim için görüşmeyi kabul ettiler ve bu durumda
resim çekmeme de yine hanedeki erkeklerin tepkisinden çekindikleri için sıcak
bakmadılar. Öte yandan kadınlar mahallenin kamusal alanlarındayken fotoğraf
çekmem bir yanıyla kurduğumuz ilişkinin doğallığını bozarak bir araştırmacı
olduğumu herkese yeniden hatırlatıyor, bir yanıyla da özellikle beni
tanımayanların olduğu durumlarda eğreti duruyordu. Bu sebeple fotoğraf çekme
konusunda çok eli bol olamadım. Toplumsal her olguda olduğu gibi gecekondu ve
göç meselesinin anlaşılmasında da erkeklerin deneyimi esas alınmış, kadınların
deneyimleri ise sanki bu olguların anlaşılmasında en fazla tali yollar gibi ana
hikâyenin tamamlayıcısı olarak yer almıştı. Tezimin yazılı kısmında olduğu gibi
görsel materyallerimde de açıkladığım kısıtlamalar çerçevesinde elimden
geldiğince hikâyeyi kadınların deneyimlerini ana eksene oturtarak anlatmaya
çalıştım.
Aile bireyleri gecekondu yapımına katılıyor (Mahallelinin aile albümünden)
Şimdi ne yazık ki
aramızda olmayan dünyalar güzeli Güven Aydoğan ise yurt dışında olduğum
dönemlerde ihtiyacım olan fotoğrafları büyük bir gayretle çekerek bana iletti. Kendisi
bana söylemese de fotoğrafların çekim perspektifinden pek çok resmi çekebilmek
için mahalledeki inşaatların üst katlarına çıktığını anlamak mümkündü. Hakkını
ödeyemem… Mahalle dışında mahallelilerle birlikte olduğum bir iki resim ise
tesadüfen orada bulunanlardan rica edilerek çekildi. Mahallede içinde benim de
yer aldığım resimler ise yine benzer şekilde o anda yanımda bulunanlardan rica
edilerek çekildi.
Buradaki fotoğrafların en genel anlamda üç
işlevi olduğundan bahsedilebilir. Bunlardan ilki şüphesiz konu edindiğim
gecekondu yaşamının yazılı ifadesini görsel malzeme ile de desteklemekti. Var
olan konutların ve çevrelerinin sosyalleşmekten hane için gerekli olan
yiyeceklerin üretimine kadar geniş bir yelpazede nasıl kullanıldığı ve yeniden
yeniden nasıl şekillendirildiğini göstermek istedim. Çünkü mekânın esnek
kullanımı buradaki yaşantının sınırlarının belirsizliğiyle de örtüşmekteydi.
İkincisi bu mahallenin zaman içinde geçirdiği dönüşümü resmedebilmek. Dört yıla
yayılan ziyaretlerim mahallenin son demlerine denk gelmiş, her ziyaretimde
mahallenin çehresi değişmiş ve bu da resimlere yansımıştı. Bununla birlikte
Emine Öztürk’ün bana açtığı aile albümünde denk geldiğim mahallenin ilk
yıllarına ait fotoğrafları yaklaşık 35 senelik bir değişimi kısmen de olsa
görmeyi sağladı. Fotoğraflar son olarak bir araştırmanın yöntem kısmında bahsedilen
yazma-araştırma sürecine görsel olarak tanıklık imkânı vermeyi hedefliyordu.
Araştırmacı yazma ve alan sürecini nasıl ayırıyor/ayıramıyor, sahaya girerken
ne tür stratejiler kullanmaya çalışıyor gibi sorular aslında üzerinde çok
değinilmeyen ancak muhtemel cevaplarıyla bir araştırmaya rengini veren
sorulardı. Örneğin benim çalışmamda sahaya girerken anne ve babamın bana eşlik
etmesi başvurduğum temel stratejiydi. Sahada yaşamamın muhtemel olduğu pek çok
sorunun üstesinden gelmemi, ulaşamayacağım kaynak kişilere ulaşabilmemi,
kadınlara kapalı mekanlara daha kolay erişebilmemi ve gündelik işlerle daha az
vakit kaybedip çalışmaya yoğunlaşabilmemi sağ olsunlar annem ve babam mümkün
kıldı. Bunun dışında pazar, çocuk ve spor parkı, kahvehane gibi kamusal
alanlarda ya da mahallelinin sık gittiği muhtarlık, bakkal ve diğer esnafın
dükkanlarında mümkün mertebe eşit zaman geçirerek hem mahalledeki farklı
kesimlere ulaşmaya hem görünür olarak “normalleşmeye” hem de saha
araştırmalarında çokça yaşanan kapı bekçisi (gatekeeper) meselesinden doğacak
problemleri çözmeye çalıştım. Tam da bu sebeplerden ötürü mahalle ve
mahallelinin yanı sıra taşınma sürecimi, kaldığım evi, anne-babamla gündelik yaşamımızı,
ziyaretçilerimi, çalışma köşemi ve çalışmayı şekillendirdiğim mekanları elimden
geldiğince fotoğraflamaya gayret ettim.
I was talking to another master’s
student in political science about the course, and we landed on the topic of
nuclear power. We were discussing India’s nuclear capabilities, and I asked him
if Canada had nuclear weapons, knowing fully well it did not. The reason I
feigned ignorance was because I wanted to see the way he reacted – was he going
to be happy with Canada’s decision to not develop nuclear weapons, or be
disappointed? As I had expected, he seemed disappointed with the fact that
Canada did not possess nuclear weapons – militarization of the state was
directly related to how masculine and hence how strong and worthy a country is,
in his view. This is a recurring theme in the readings for this class,
especially in Cohn’s work, and I wanted to redirect him to her work, but I am
not sure if he would have truly appreciated it.
22-October-2017
I went with a friend to her cousin’s
birthday party – he had turned 9. One of his uncles gifted him a toy assault
rifle – it was plastic but looked very realistic. Instead of pellets, it had
water jelly ‘bullets’. His parents did not look too pleased, and while dropping
us to the bus stop, my friend’s aunt mentioned how she is uncomfortable with
guns, especially with the rise of shootings and violence. She said that since
the new gift looks so realistic, she probably would not allow her son to play
with it outside, even though the ‘bullets’ are harmless.
My friend and I were discussing the
gift on the bus ride back, and how there it is almost seen as a rite of passage
for a young boy to have a toy gun. Boys are masculinized from such young ages,
and there is not much happening to dismantle this. Socialization into
hypermasculinity is almost a given nowadays, and the masculinity is always tied
to militarization. This incident reminded me of the readings from week 4,
especially those by Altinay and Sinclair-Webb, which talked about conscription.
In many countries, conscription is not only required by law, it has been
accepted by society as a rite of passage for boys (just like getting a toy
gun). Thus, militarization is part of this coming of age for young men, and
masculinity becomes integral, not just socially, but legally as sanctioned by
the state. My cousin, who is a Singaporean citizen, will have to join the army
in a few years. It is amazing to see how my aunt, who is of Indian origin, is
very much looking forward to the day he joins the military – she thinks it will
help him become more disciplined and outgrow some of the teenage awkwardness
that is quite natural. She also believes it will be a good way for him to
assert his ‘manliness’, since she believes that Singaporean pop-culture is too
feminine. It is also interesting that these masculinities transcend national
and ethnic boundaries – there is a push for masculinization (at a young age)
regardless of the country you are in, or the culture you belong to.
These thoughts reminded me of Cockburn’s (2007) quote
“even civil society can be seen to be deeply implicated in the military system.
Indeed, one measure of militarization is precisely the extent to which ordinary
people are enlisted in popularization of military values ad in societal
preparedness to undertake war” (p. 238). I had mentioned in my presentation
that we can see the militarization of police forces in the US, but taking this
further, I do not think that many of us are very repulsed by violence in
everyday life. So many movies and TV shows have a lot of violence, and perhaps
we do not like the explicit blood and gore that may be present, but we are now
so accustomed to gunshots and bombs on our TVs. This translates to our numbness
when we see news of killings and bombs, especially in non-Western countries. We
look to see the death toll, but the misery that should come with human death
evades us.
From Where We Stand: War, Women's Activism and Feminist Analysis
26-October-2017
The idea presented in Peterson’s (2013) article about
understanding gender analytically, which leads to a masculinization or
feminization of not only subjects, but also subjective things like “concepts,
desires, tastes, styles, ‘ways of knowing’, cultural expressions (art, music),
roles, practices, work, nature, and so on” (p. 19) is so important. For me, the
importance is especially in understanding knowledge, and knowledge production.
As I had mentioned in my presentation, there have not been many papers that I
have read in my undergraduate or my graduate studies thus far written by people
that have been educated in and teaching in non-Western countries. There is
certainly a bias in academia as to whose knowledge is valued, and who validates
someone’s knowledge.
For work, I have been reading articles about how new
immigrants to Canada, with stellar post-secondary education credentials, find
it difficult to land a job when they arrive in Canada, because Canadian
employers do not value their educational degrees or work experiences from
foreign countries. However, immigrants with education and work experience from
the US, UK, Western Europe, Australia, and New Zealand usually do not face
these problems. Thus, there is a privileging of knowledge produced in Western
countries. I read a wonderful article by Shibao Guo (2009) which examines
how “immigrant professionals experience devaluation and denigration of their
prior learning and work experience after arriving in Canada” (p. 37). He claims
that “epistemological misperceptions of difference and knowledge lead to a
belief that knowledge of immigrant professionals, particularly from Third World
countries, is deficient, incompatible and inferior, hence invalid” (p. 37).
He also claims that there is “an ontological commitment to positivist and
universal measurement [which] exacerbates the [issue]” (p. 37). He uses an
intersectional understanding of how these perceptions hurt women of colour
immigrants more than any other group. He also gives two case examples to
highlight the implications of this feminizing of knowledge on real people. If
knowledge truly is power, feminizing knowledge and privileging “masculinized”
knowledge then takes away from a person’s power and has deep implications.
Shibao Guo examines the relation between cultural diversity and education
This feminization of knowledge also happens in the
political science department at Carleton. My friend, a PhD student, who is
taking a mandatory course on research design, told me how few fellow male
students questioned her feminist approach to politics, citing it as being
theoretically invalid. Thus, her knowledge and approach were deemed not as
significant as theirs, because it was labelled as being too subjective, and not
mainstream enough. As Cohn mentions in “Wars, Wimps, and Women”, subjectivity
is feminized and deemed less important than objectivity, which is masculine.
There is this implicit bias that feminist studies is too subjective, too
emotional, and thus not academically valid. Especially in political science,
there is such an effort to highlight the “science” portion of the title that
importance is given to objectivity, positivism, and reason.
31-October-2017
We are reading Plato’s Republic in my undergraduate political theory course, and while
discussing Book III, a girl in my tutorial said that the whole world order is
based on peace, citing examples of the many international organizations, like
the United Nations, that have been created in order to maintain world peace.
Perhaps it is her naivete, or my cynicism, but how true is that? Structures of
these international organizations, and indeed the international world order,
are so masculine and aggressive.
I think of the concept of a feminist curiosity, as
penned by Enloe. Do these peace organizations, when helping rebuild
post-conflict societies, actually attempt to break down the masculine and
militarized institutions that are so embedded in society? In non-conflict
situations, is there a move towards an inherently peaceful society, or one of
order? It is perhaps better to say that these organizations and institutions in
the world at large are working towards maintaining order, not towards achieving
peace, and they are not one in the same.
I wanted to ask the girl what her vision of peace is,
because that is the first step in achieving peace – if we don’t have some
conceptualization of what peace is, how can we set out to achieve it?
Understanding the root of violence is also key – the hypermasculinity and
militarized nature of the world cannot be ignored. Not addressing these issues
will only lead to band-aid situations, and this is a theme that has come out in
so many of our readings in class.
I also watched a video
with my friend today, where author and journalist Ta-Nehisi Coates came on
Stephen Colbert’s show. One point made by him is how the definition of
whiteness is always changing – he says that there is no static definition of
whiteness. He points out to the time when Irish, Italian and Jewish people were
not considered white, but they are now included as white people. It reminded me
of Peterson’s example of how desk jobs were earlier feminized, but with
advanced technology now becoming more important, those same computer
specialists are highly valorized, and their jobs are masculinized. Thus, we
can see that masculinization is also not a static definition – it changes
according to the demands of time. But what both whiteness and masculinization
depend on is the continual othering – there is still an Other who is not as
valuable.
Ta-Nehisi Coates: Trump Is The First White President
2-November-2017
Thinking about Peterson’s understanding of official
war stories, especially in light of a class I am auditing, which looks at
settler-colonial states, focusing on Israel-Palestine. We discussed how many
stories regarding Syria have been fabricated, and the mainstream media is
complicit in propagating these “official war stories”, as given to them by the
government. The one example that stuck with me was when someone in the class
pointed out that the media labels the Syrian government as “Assad’s regime”,
focusing on the word regime. The point was that semantics are so important,
because words have certain meanings behind them, and can affect our perception
of things. Why is it called a ‘regime’, and why not just a government?
The larger discussion point in the class was how the
control of Middle East is very important, perhaps not for direct safety
concerns for the US, but for the maintenance of its ally, the Israeli state.
The official war stories do not tell us the actual reasons that war is waged, only
the rationale. We watched a video the week before break in that class, a
lecture by Deepa Kumar titled “Women, Islam and Empire”,
which explained the justification of going to war in Afghanistan was to save
the Afghani women from atrocities. It again contrasted rationale with reason,
highlighting how official war stories are used to placate the public and
justify intervention. We also discussed how the media coverage of Justin
Trudeau’s acceptance of Syrian refugees was perhaps a deliberate attempt to
take attention away from the fact that the Canadian state has made
billion-dollar arms agreements with Saudi Arabia.
Dr. Deepa Kumar's lecture: Women, Islam and Empire
These stories show us that we must always question
everything around us, and not take things at face value. There is, and perhaps
should be, a mistrust in mainstream media – narratives are so closely
controlled by the government, we must question the truth that lies beneath.
This control of the media narratives so thoroughly undermines democracy – but
isn’t our democracy inherently masculine as well? The organization of it, the
mechanisms of it. Is there a possibility of a feminist democracy, or are
nation-states by design masculine? But as my Dr. Cosar reminded me,
nation-states by design are masculine, but that does not mean they are immune
to feminist interventions.
4-November-2017
My friend and I have been
messaging each other about men think that friendship and companionship is not
as important when starting a new relationship – she said that many men lack the
emotional capacity to care and respect. We discussed the importance of reciprocity
of friendship, and how it is linked so closely with mutual respect. Knowing
that someone cares for you and is thinking about you is an integral aspect of
any human relationship but is one that evades many men. We considered how this
is part of their socialization – caring and emotions are feminine, and men
might consider these qualities to take away from their masculinity. This
conversation reminded me of Cohn’s article “Wars, Wimps, and Women” where she
mentions how emotions and caring are considered feminine and are thus less
valued.
9-November-2017
Discussions in class today were quite intense and
thought provoking. When Dr. Cosar asked us about peace, and how we envision
peace, I was truly at a loss. I think in some ways we have become so used to
the violence in everyday life, that it has become almost impossible to envision
peace. Violence has become such an innate part of life, and we have found all
the ways to accommodate it into normalcy, that life without violence seems
improbable.
I have come across the Galtung piece before, and I
always find it interesting, because so many people still believe that violence
operates only at the personal level and refuse to acknowledge the structural
and institutional violence that prevents people from attaining the best life
possible. Indeed, another student in my cohort plans to study the armament
capabilities of different countries, with an inherent assumption that violence
is perpetuated only at a physical and personal level, without an understanding of
other levels of violence or acknowledgement of militarised security and
military presence as structural violence.
Galtung’s (1969) conceptualization also reminds me of
Amartya Sen’s (1999) capabilities approach to development
– he understands development as a process of expanding the real freedom that
people enjoy, highlighting that some sources of ‘unfreedom’ could include
poverty, tyranny, social depravations, neglect of public facilities, and
repressive states. An important point that Sen brings in is that “financial
conservatism should be the nightmare of militarists, not school teachers or
nurses” (Sen, 1999, p. 145). We can see that in a world where the neoliberal
order continues to push for financial cuts to public goods, it is good like
education and healthcare that suffer, while the armed forces continue to grow.
How can we achieve freedom and peace if there is a continued emphasis on armed
security? How can we achieve freedom if we deprive people of education and
healthcare?
This reminds me of Alex’s answer
to the question of “what is peace” in class today. For her, peace can be
achieved when everyone has access to education, boys and girls both equally,
and to good quality education. But there is a need to complicate that
answer as well – what does this education look like? Is it only formal
education where we learn? Does our formal education system look a lot like
Western education systems – if so, why is this system deemed the best for
acquiring knowledge? Sometimes I find the Western education system very
masculinist – there is a stress on individuality and competitiveness, which
does not always harbour knowing more, but doing better than your peers. Thus,
there is a need to decolonize and feminize the classroom, to learn to value
different knowledge and epistemologies. I had a presentation in my Sociology
class on this issue – on how knowledge is created, whose knowledge is valued,
and how we can resist structures which see colonial forms of knowledge as the
only form of knowing. Particularly, a piece by feminist Gloria Anzaldua (2002),
where she discusses the process of coming into conocimiento – consciousness –
comes to my mind. She highlights a seven-stage process of how we can break away
from oppressive ideologies that tell us that scientific, positivist knowledge
is the only reliable form of knowledge, and she emphasizes the importance of
acknowledging and appreciating spirituality and intuition (Anzaldua, 2002).
These forms of knowing – spirituality and intuition – are seen as feminine. There
is a tendency to stay away from knowing from nature and from within, and a
stress on proving with science and unbiasedness, positivist forms of knowing
which undermine the knowledge from within. Thus, these ‘feminine’ forms of
knowledge are undervalued in masculinist epistemologies, but I think there is a
need to see these as valuable traits and ways of knowing.
I think of Dr. Cosar’s answer to the same question –
what is peace? For her, peace is when she can walk down a street in the middle
of the night, without fear. I think about the campaign in India called Why
Loiter, which talks about women’s rights to public spaces, and sees loitering
as a freeing activity (Phadke, Khan & Ranade, 2011). I heard of this
campaign a little over a year ago, and I had never really thought about
loitering as an activity that women could ever demand. This is what I mean when
I say that we have become so accustomed to violence, that forms of peace look
too radical. The campaign involves women taking to the streets and other public
spaces, in daytime and night, documenting them occupying these spaces and
demanding a right to them. The campaign highlights how men have usually been
the ones not only to occupy public spaces, but to use these spaces for the
purposes of loitering – to be in these spaces without a purpose, just being
idle. In our neoliberal world, where public spaces are rapidly shrinking,
loitering is seen as nuisance – but we must demand our space in public, and our
right to occupy these places (even if without a designated purpose). Gender
roles restrict women from demanding rights that would make them seem like
“nuisance”, and thus this claim to loiter, in public spaces at whatever time of
the day, becomes a radical act.
17-November-2017
Two weeks in a row people have been
discussing guns in a nonchalant fashion in front of me. Last week, two men in
my programme were discussing how “assault rifles” are a category created by the
anti-gun lobby to be able to pass legislation to stop the sale of at least some
form of weapons. While I did not completely understand that point, they
continued to discuss guns, and one commented on how he owned nine of them. When
the other man seemed truly impressed by this, and said so, the gun owner
claimed there was no point in owning guns, because there is not much you can do
with them. I did not ask him, but I wondered, what is it exactly that he
intended to do with these guns? As far as I understand, in Canada one can hunt
some things legally, and I am sure there are avenues to shoot model birds – but
what else did he want to do with the guns? And what is the fun in shooting guns
anyway? After I had discussed this incident with Alex, she also reported
another gun conversation that happened in our office about the fun in shooting
guns, which happened when I was not present. This Friday, again, I was in my
office with the gun owner, another man (who is also a gun owner), and another
woman, when the discussion turned to guns again. How this ended up happening, I
do not know, but the two men began discussing how firing guns gives such a good
feeling. Before the discussion could progress any further, I left the room,
unable to sit through another conversation on guns. When I returned, my female
friend, who was also in room, went with me for a walk, and told me that she
asked the two men that guns are a contentious issue and not everyone likes the
continuous talks about them. She explained to them the nuances of understanding
other people’s perspectives on the issue, and while one agreed, another said
that this was curtailing their freedom of speech. He contended that if
anyone has an issue with him talking about guns, they should confront him
directly, and unless they did so, he would not stop himself from talking about
them. For him, he understood this as a form of censorship, where he is being
made to self-censor his speech to accommodate others. My friend and I discussed
that these spaces, which are just our student offices, have become so deeply
masculinized. Weapons are being discussed without understanding their
repercussions completely, and are seen as playthings, as toys. Not only that,
others’ feelings are trivialized, seen to be too feminine, and are completely
disregarded in favour of the right to free speech. Dr. Cosar reminded me that
the ‘freedom of speech’ argument is a pseudo-argument, raised by those who
commit hate speech or reproduce violence in one way or another – but there is
almost a refusal to understand this.
Most people in my programme do
not know my personal experience involving weapons and my mother’s death – but
it should not take a death to understand that weapons have serious consequences
and are not toys. There are actual lives being lost because guns have made
it so much easier to kill, but these are not factored into these nonchalant
conversations about guns and weapons. The inability to recognize the
masculinist narratives and conversations that are happening, which change the
environment to make some people uncomfortable in their own spaces, is frustrating.
The inability to see how your actions and words can contribute to structural
violence is frustrating. I think the first step to peace, for me, is to find
an office space where I do not have to engage in such masculine and violent
conversations.
24-November-2017
I was leading a tutorial today,
where a student explained to me that Canada’s cabinet, which includes fifty
percent women, is not a good example of gender equality because the women are
on the cabinet by virtue of being female. With such a statement, he completely
erased all their credentials, seeing them only for their gender. Speaking to
Alex a while back, she had mentioned that this debate was stirred up in another
one of her classes, where a male student questioned the credentials of female politicians,
failing to recognize that these questions do not come up when referring to male
politicians. If it was always a matter of ‘credentials’, whatever he or others
with this same line of thought imagine these to entail, the United States (and
many other countries in the world) would not have its current president or
leaders in place.
I questioned my student further and explained that
workplaces and many other institutions have been created by men, for men, and
the incorporation of women in such spaces has been dealt with in an ad hoc
manner, without questioning the ways in which these institutions are working.
The toxic masculinity that workplaces have been built on has allowed for the
manifestation of sexual harassment, the uncovering of which has rocked the
entertainment industry (and others) recently in the United States. My student,
in return, explained that the biological and reproductive functions of men and
women have been responsible for the design of institutions and workplaces,
implying that women’s reproductive functions are responsible for them being
less involved in workplaces. Again, he completely undermined the role that
capitalism and colonialism had to play in establishing these forms of
institutions. He also claimed that women’s reproductive function limits their
abilities, and that it has been a historical trend for women to be the weaker
sex. When I questioned his line of thinking and asked him to reflect on how
many indigenous communities here in Canada were matriarchal before the advent
of colonialism, he reasoned that colonialism was valid because the indigenous
people were not as “evolved”. After this statement, I had to ask him to stop,
because the conversation was becoming disrespectful, but it made me question
this education system that is in place which supports these views and continues
to educate students in biological essentialisms. So steeped are we in our
neoliberal thinking that we do not question capitalism or colonialism, two
frameworks that have shaped our world order for centuries and continue to do
so.
01-December-2017
It was my last tutorial with my
current students today, and it was a review tutorial, we ended up talking about
things mostly unrelated to the course. A student asked me about the caste
system in India, and I tried to explain it, but I admitted that I do not know
how caste operates much on a day-to-day basis, due to my own privilege of being
an upper-caste individual. Since I do not have to face the structural and
personal violence that comes with caste relations, it is my privilege to be
able to avoid discussions and an understanding of caste. This reminds me of
Patricia Hill Collins’ (2000) work on the matrix of domination, which denies
the additive approach to oppression, understanding oppressions as working
together in a matrix. In her model, one can be an oppressed and an oppressor at
the same time, depending on different identities (Collins, 2000). For me, I
become an oppressed in Canada due to my gender and racial identity, but when I
am in India, I am an oppressed, due to my gender, as well as an oppressor, due
to my caste. This was I theme that came out in the documentary, “Can You Hear
Me? Israeli and Palestinian Women Fight for Peace” as well, where the Zionist
peace activist is oppressed due to her gender, but also an oppressor, due to
her Jewish and Zionist identity (Rivlin, 2006). More than anything, I think
this model provokes us to be compassionate and understanding, and to realize
the ways in which we contribute to structural violence, while also being
violated in the structures.
Can You Hear Me? Israeli and Palestinian Women Fight for Peace
References:
Anzaldua, G. (2002). now let us shift
… the path of conocimiento … inner work, public acts. In Anzaldua, G. &
Keating, A. (Eds.), this bridge we call
home: radical visions for transformation (pp. 540-578). New York, NY:
Routledge.
Cockburn, C. (2007). Gender, violence and war: what
feminism says to war studies. From where
we stand: War, women’s activism and feminist analysis (pp. 231 – 260).
London: Zed Books.
Cohn, C. (1993). Wars, wimps, and women: talking
gender and thinking war. In Cooke, M. & Wollacott, A. (Eds.), Gendering war talk (pp. 227 – 248).
Princeton, NJ: Princeton University Press.
Collins, P.H. (2000). Black feminist thought: Knowledge,
consciousness, and the politics of empowerment. New York, NY: Routledge.
Galtung, J. (1969). Violence, peace
and peace research. Journal of Peace
Research, 6(3), 167-191.
Guo, S. (2009). Difference, deficiency, and
devaluation: tracing the roots of non-recognition of foreign credentials for
immigrant professionals in Canada. Canadian
Journal for the Study of Adult Education, 22(1), 37-52.
Phadke, S., Khan, S., & Ranade,
S. (2011). Why loiter?: Women and risk on
Mumbai streets. New Delhi: Penguin Books.
Peterson, V. S. (2013). Gendered identities,
ideologies, and practices in the context of war and militarism. In Sjober, L.
& Via, S. (Eds.), Gender, war, and
militarism (pp. 17 – 29). Santa Barbara, CA: Praeger.
Rivlin, L. (Director). (2006). Can you hear me? Israeli and Palestinian
women fight for peace [Documentary]. United States: Forward in Time.
Sen, A. (1999). Development as freedom. New York: Anchor Books.
Seriously Free Speech Committee (Producer). (2013,
March 14). Women, Islam and empire – Dr. Deepa Kumar [Video file]. Retrieved
from https://www.youtube.com/watch?v=bVGZU4dQtZo
Sinclair-Webb, E. (2000). Out Bulent is now a
commando: military service and manhood in Turkey. In Mai, G. &
Sinclair-Webb, E. (Eds.), Imagined
masculinities: male identity and culture in the modern Middle East (pp. 65
– 91). London: Saqi Books.
The Late Show with Stephen Colbert (Producer). (2017,
October 3). Ta-Nehisi Coates: Trump is the first white president [Video file].
Retrieved from https://www.youtube.com/watch?v=X-xssa4BHuI