Bir önceki yazıda –muhtemelen bir tek
benim yaşamadığım– “saha korkusu”nun bende nasıl tezahür ettiğinden
bahsetmiştim. Sahaya adım atmamızın önünü kesen, “bir gün daha, bir gün daha”
sahayı erteleten... Bu korkuya rağmen eninde sonunda sahaya varırız ve önümüzde
çok bilinmeyenli denklemler uzanıverir. Peki bu korku, sahaya atılan o ilk
adımın neresindedir ve bu denklemlerle nasıl bir temas halindedir? Bu yazıda, bir
süre sonra kaçınılmaz olarak vedalaşacağımız/vedalaşmak zorunda kalacağımız
(iyi ki!) bu korkuyu, araştırma için verimli, hayatlarına dokunacağımız
insanlar için hiyerarşisiz, sömürü/fayda ilişkisi kurmayan bir ilişki
geliştirmenin kapı açıcısına dönüşebilmenin imkânları üzerinde durmaya
çalışacağım.
Daha önce ayak basmadığımız
mahalle/bölgelerde ya da bir parçası olmadığımız habitustan insanlarla kuracağımız
ilişkilerde bu korku, gündeliğini bilmediklerimizin hayatlarına,
hassasiyetlerine, rutinlerine karşı bizi daha dikkatli, başkalıklara karşı daha
hazırlıklı (ama hiçbir zaman bütünüyle hazır değil) kılabilir. Dışarıdan olduğumuz
bir alanda hareket ederken burada yaşayan herkese ve her şeye karşı daha özenli
ve incelikli olmaya sevk edebilir. Neden burada ve bu kişilerle görüşüyorum
sorusuna hakkıyla yanıtlar verebilmenin ve daha önemlisi bireysel meraklar peşinde
savrularak insanların hayatına dahil olmaya çalışmanın önüne geçebilir. Tam burada
Pınar Selek, Kenardakilerle Çalışmak mı? metniyle
imdadıma yetişse, derdimi daha iyi anlatacağım sanırım: "Neden bu araştırmayı yapıyorum?" sorusunu hakkıyla sorduğumuzda ve "aynı zamanda, araştırmadan kim ne yarar sağlıyor, benim temel sorumluluğum kime karşıdır?" diye durup düşündüğümüzde, yürüttüğümüz çalışmanın tek sorumlusunun kendimiz olmadığını hatırlarız. [1]
Hayatlarına dokunduğumuz, zamanlarını
aldığımız, bir bardak sularını içtiğimiz kişiler, sahaya atılan bu ilk adımdan
itibaren genişleyen sorumluluk çerçevemizin bir parçasıdır. Sokağından
geçtiğimiz, araştırma süresince gündeliğine eklemlendiğimiz herkese karşı
yerine getirmemiz gereken yükümlülük ediniyoruz. Hele de dezavantajlı gruplar
bizim sahamızı oluşturuyorsa ve bize güvenerek anlatmaya başladıkları
hikâyeleri, anlatırken onları çok mutlu kılmıyorsa, ama ille de anlatmayı
kendilerine bir borç biliyorlarsa! İşte bu durumda, araştırma ihmal edilmeden,
tertipli bir şekilde tamamlanmayı ve söze dökülmeyi gereksinir (Bu notu en
başta da kendim için söylüyor, kendime hatırlatıyorum!). Elbette söze karışanların
hassasiyetlerini gözetmek koşuluyla (kişisel bilgilerinin ne ölçüde
kullanılabileceği ya da kaynağın bütünüyle anonimleştirilmesi, anlatımdan off the record ifadelerin arındırılması
gibi).
Saha korkusuyla alanda bulunmanın bir diğer
önemli etkisi de –ya da itici gücü mü demeli?– araştırmacıyı, araştırmanın
gerçekleştiği bölgenin gündeliğine karşı biraz daha duyarlı ve dikkatli olmaya
sevk etmesi. Araştırmacıyı, belki de ertelendikçe kıymetlenen sahada üretilen
anlamı gözden kaçırmamanın imkânları üzerine yoğunlaştırır. Gündeliğin,
rutinin, önemsizin, tekrarlananın içine gömülende, toplumsal olana dair doneler
aramaya yöneltir. Gündeliğin sahasına karşı “farkında” kılar. Alan notlarını derinleştirir
ve güçlendirir. Bir kez sahaya ayak basıldığında mümkün olduğunca orada kalabilmenin,
sahayı yaşayabilmenin ve burada geçirilen vaktin katmanlarının ayırdında
olabilmenin önemini hatırlatır. Ya da –en azından– “ideal” olana yaklaştırır.
Bir örnekle bahsettiklerimi somutlamaya
çalışayım. Geçtiğimiz aylarda çoğunluğunu gazetecilik bölümü öğrencilerinin
oluşturduğu bir ekiple, İstanbul’un “damgalı mekânlar”ından Tarlabaşı’nda, kentsel
dönüşüm süreci ve mahallelinin dönüşüme yönelik tutum ve beklentilerini anlamak
amacıyla bir araştırma yürüttük. Daha önce mahalleye hiç girmemiş olan ben ve diğer
araştırmacı arkadaşlar için (medya organları, kentsel dönüşümü meşrulaştırmaya
çalışan yerel yönetimler ve sermaye sahipleri vs tarafından) “suç mahalli” olarak
tasvir edilen bölgede araştırma yapmak, herhangi bir yerde olmaya kıyasla daha
farklı duygular uyandırabiliyor ve metnin başından bu yana bahsi geçen “korku”yu
farklı düzlemlere yerleştirebiliyor. Bu yüzden özellikle bu araştırma üzerinden
meseleyi tartışmayı daha anlamlı buluyorum. Hem herhangi bir araştırma için
harekete geçmeye dair içinde yoğun bir ertelemeyi, hazırlanamamayı barındıran
bir korkudan bahsediyoruz hem de fiziksel olarak o bölgede bulunmaktan
kaynaklanan bir çekinceden.
Zaman sıkıntımızın olmadığı araştırmayı
iki kademeli olarak planladık. Araştırmanın ilk ayağı açık uçlu sorular da
içeren anketlerin yanıtlandırılmasına yönelikti. Araştırmacılar ikili gruplar
halinde çalıştılar. Yüzleri, hemen girişinde GBT kontrolü yapan polislerin
eksik olmadığı mahallede kendilerini bekleyen ortamın muğlaklığından kaynaklanan
endişeyle harelenen öğrenci arkadaşlarımızla ilk araştırma günlerinin akşamında
yaptığımız görüşmede, seslerinden yükselen heyecanı ve ifadelerine yerleşen
özgüveni çok net hatırlıyorum. Birkaç gün sonra, ilk günkü endişenin yerini sokaktakilerle selamlaşmadan yürüyememe hali almaya başladı. Nicel araştırma tamamlandığında yaklaşık 400 kişiyle anket çalışması yapılmıştı. Ardından ben derinlemesine
görüşmeler yapmaya başladım. Mahallenin gündeliğine katılımlı gözlem olanağı da
veren görüşmeler, beni sıradan bir günün seyrine ortak kıldı. Yapmayı bir süre ertelediğim
görüşmelerin içinde kendimi bulunca, mahallede geçirdiğim süre zarfında sokakların
kullanımından pencerelerden uzanan başlara, dükkanların vitrinlerine,
çocukların oyunlarına üzerim(iz)deki bakışlara dek gündeliği kuran pek çok bileşene
karşı algılarımı açmaya, notlar almaya çalıştım. Bu esnada benimle olan bir
öğrenci arkadaşımla yaptığımız istişareler ikimiz için de zihin açıcı oldu diyebilirim.
Farklı yaşlardan, deneyimlerden, kısacası farklı hazır bulunuşluklardan iki
kadın olarak günün sonunda dikkatimizi çeken kişi, olay ve durumları paylaşmak araştırmayla aramıza koyduğumuz mesafenin erimesine olanak yarattı.
Araştırmayı gündüz yürütmemizin de
etkisiyle iki üç haftaya yayılan araştırma süresince hiçbir sorunla
karşılaşmadık. Mahalleyi, “Akşamları buralar Teksas” diyerek tanımlayan
görüşmeciler, araştırma süresince bizlere çok büyük destek verdi. Başka görüşmecilere
erişmemize referans oldular, gündeliklerine bizleri dahil ettiler, araştırma boyunca
önümüzden çayı eksik etmediler, sofralarına davet ettiler desek, yeridir. Yukarıda
bahsettiğim “dezavantajlı” gruplara karşılık gelen Tarlabaşı sakinleriyle
yaşadığımız karşılaşma, hayat hikâyelerinin harcındaki yoksulluk ve kentsel dönüşümden kaynaklanan sorunları, yüklendiğimiz sorumluluğu bize
tekrar tekrar hatırlattı: “başkalarının acısına bakmanın”, tanık olmanın
sorumluluğunu! Sesi kısılan, varlığı göz ardı edilen kent yoksullarının gün
geçtikçe tutunmakta güçlük çektiği İstanbul’da yaşadığı savrulmaya bir örnek
teşkil eden Tarlabaşı sakinleri, içinde bulundukları koşulları cömertçe paylaşırken, sosyal bilimcinin araştırma sahasına karşı yükümlülüğü yerine
getirilmeyi bekler.
Görüşmecilerin kimliklerinin anonim
kalmasını güvenceye alan, sorunlarını kendi ifadeleriyle dile getirmelerine imkân
sağlayan, yorumlarken verileri saptırmayan araştırmanın; farklı ortamlarda paylaşılabilmesi,
tartışılabilir olmasının sağlanması, bölgenin bugününden sorumlu olanların (“paydaşların”
mı demeli?) araştırma verilerinden mümkünse haberdar edilmesi ilk elde yapılacaklar arasında sayılabilir.
Araştırmacıların önünde en başta
bilinmeyen olmasıyla pek çok korku, çekince, tedirginlik unsuru haline gelen sahanın,
aslında hem araştırmacıların kendi aralarında hem de araştıranla araştırılan
arasında bir paylaşım ortamı olduğunu hatırlamak önemli. “Araştırma bir
paylaşımdır. ‘Öteki’ne bakmak, onun penceresinden kendine bakmaktır. Tek
taraflı ‘bakmayı’ değil, bakışmayı, birlikte konuşmayı bir ölçüde başaran
araştırmalar yeni yollar açar” diyen Selek’e kulak vermek, açılabilecek yolların
önüne set çeken endişeleri bir parça yatıştırabilir gibi.
[1] Selek, P. (2009). “Kenardakilerle Çalışmak
mı?”, Méthodos: Kuram ve Yöntem Kenarından içinde, ed. D. Hattatoğlu ve
G. Ertuğrul, İstanbul: Anahtar Kitaplar, s. 120.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder