25 Eylül 2017 Pazartesi

Saha Korkusuyla Sahada Olmak

Bir önceki yazıda –muhtemelen bir tek benim yaşamadığım– “saha korkusu”nun bende nasıl tezahür ettiğinden bahsetmiştim. Sahaya adım atmamızın önünü kesen, “bir gün daha, bir gün daha” sahayı erteleten... Bu korkuya rağmen eninde sonunda sahaya varırız ve önümüzde çok bilinmeyenli denklemler uzanıverir. Peki bu korku, sahaya atılan o ilk adımın neresindedir ve bu denklemlerle nasıl bir temas halindedir? Bu yazıda, bir süre sonra kaçınılmaz olarak vedalaşacağımız/vedalaşmak zorunda kalacağımız (iyi ki!) bu korkuyu, araştırma için verimli, hayatlarına dokunacağımız insanlar için hiyerarşisiz, sömürü/fayda ilişkisi kurmayan bir ilişki geliştirmenin kapı açıcısına dönüşebilmenin imkânları üzerinde durmaya çalışacağım.

Daha önce ayak basmadığımız mahalle/bölgelerde ya da bir parçası olmadığımız habitustan insanlarla kuracağımız ilişkilerde bu korku, gündeliğini bilmediklerimizin hayatlarına, hassasiyetlerine, rutinlerine karşı bizi daha dikkatli, başkalıklara karşı daha hazırlıklı (ama hiçbir zaman bütünüyle hazır değil) kılabilir. Dışarıdan olduğumuz bir alanda hareket ederken burada yaşayan herkese ve her şeye karşı daha özenli ve incelikli olmaya sevk edebilir. Neden burada ve bu kişilerle görüşüyorum sorusuna hakkıyla yanıtlar verebilmenin ve daha önemlisi bireysel meraklar peşinde savrularak insanların hayatına dahil olmaya çalışmanın önüne geçebilir. Tam burada Pınar Selek, Kenardakilerle Çalışmak mı? metniyle imdadıma yetişse, derdimi daha iyi anlatacağım sanırım: "Neden bu araştırmayı yapıyorum?" sorusunu hakkıyla sorduğumuzda ve "aynı zamanda, araştırmadan kim ne yarar sağlıyor, benim temel sorumluluğum kime karşıdır?" diye durup düşündüğümüzde, yürüttüğümüz çalışmanın tek sorumlusunun kendimiz olmadığını hatırlarız. [1]

Hayatlarına dokunduğumuz, zamanlarını aldığımız, bir bardak sularını içtiğimiz kişiler, sahaya atılan bu ilk adımdan itibaren genişleyen sorumluluk çerçevemizin bir parçasıdır. Sokağından geçtiğimiz, araştırma süresince gündeliğine eklemlendiğimiz herkese karşı yerine getirmemiz gereken yükümlülük ediniyoruz. Hele de dezavantajlı gruplar bizim sahamızı oluşturuyorsa ve bize güvenerek anlatmaya başladıkları hikâyeleri, anlatırken onları çok mutlu kılmıyorsa, ama ille de anlatmayı kendilerine bir borç biliyorlarsa! İşte bu durumda, araştırma ihmal edilmeden, tertipli bir şekilde tamamlanmayı ve söze dökülmeyi gereksinir (Bu notu en başta da kendim için söylüyor, kendime hatırlatıyorum!). Elbette söze karışanların hassasiyetlerini gözetmek koşuluyla (kişisel bilgilerinin ne ölçüde kullanılabileceği ya da kaynağın bütünüyle anonimleştirilmesi, anlatımdan off the record ifadelerin arındırılması gibi).

Saha korkusuyla alanda bulunmanın bir diğer önemli etkisi de –ya da itici gücü mü demeli?– araştırmacıyı, araştırmanın gerçekleştiği bölgenin gündeliğine karşı biraz daha duyarlı ve dikkatli olmaya sevk etmesi. Araştırmacıyı, belki de ertelendikçe kıymetlenen sahada üretilen anlamı gözden kaçırmamanın imkânları üzerine yoğunlaştırır. Gündeliğin, rutinin, önemsizin, tekrarlananın içine gömülende, toplumsal olana dair doneler aramaya yöneltir. Gündeliğin sahasına karşı “farkında” kılar. Alan notlarını derinleştirir ve güçlendirir. Bir kez sahaya ayak basıldığında mümkün olduğunca orada kalabilmenin, sahayı yaşayabilmenin ve burada geçirilen vaktin katmanlarının ayırdında olabilmenin önemini hatırlatır. Ya da –en azından– “ideal” olana yaklaştırır.

Bir örnekle bahsettiklerimi somutlamaya çalışayım. Geçtiğimiz aylarda çoğunluğunu gazetecilik bölümü öğrencilerinin oluşturduğu bir ekiple, İstanbul’un “damgalı mekânlar”ından Tarlabaşı’nda, kentsel dönüşüm süreci ve mahallelinin dönüşüme yönelik tutum ve beklentilerini anlamak amacıyla bir araştırma yürüttük. Daha önce mahalleye hiç girmemiş olan ben ve diğer araştırmacı arkadaşlar için (medya organları, kentsel dönüşümü meşrulaştırmaya çalışan yerel yönetimler ve sermaye sahipleri vs tarafından) “suç mahalli” olarak tasvir edilen bölgede araştırma yapmak, herhangi bir yerde olmaya kıyasla daha farklı duygular uyandırabiliyor ve metnin başından bu yana bahsi geçen “korku”yu farklı düzlemlere yerleştirebiliyor. Bu yüzden özellikle bu araştırma üzerinden meseleyi tartışmayı daha anlamlı buluyorum. Hem herhangi bir araştırma için harekete geçmeye dair içinde yoğun bir ertelemeyi, hazırlanamamayı barındıran bir korkudan bahsediyoruz hem de fiziksel olarak o bölgede bulunmaktan kaynaklanan bir çekinceden.

Zaman sıkıntımızın olmadığı araştırmayı iki kademeli olarak planladık. Araştırmanın ilk ayağı açık uçlu sorular da içeren anketlerin yanıtlandırılmasına yönelikti. Araştırmacılar ikili gruplar halinde çalıştılar. Yüzleri, hemen girişinde GBT kontrolü yapan polislerin eksik olmadığı mahallede kendilerini bekleyen ortamın muğlaklığından kaynaklanan endişeyle harelenen öğrenci arkadaşlarımızla ilk araştırma günlerinin akşamında yaptığımız görüşmede, seslerinden yükselen heyecanı ve ifadelerine yerleşen özgüveni çok net hatırlıyorum. Birkaç gün sonra, ilk günkü endişenin yerini sokaktakilerle selamlaşmadan yürüyememe hali almaya başladı. Nicel araştırma tamamlandığında yaklaşık 400 kişiyle anket çalışması yapılmıştı. Ardından ben derinlemesine görüşmeler yapmaya başladım. Mahallenin gündeliğine katılımlı gözlem olanağı da veren görüşmeler, beni sıradan bir günün seyrine ortak kıldı. Yapmayı bir süre ertelediğim görüşmelerin içinde kendimi bulunca, mahallede geçirdiğim süre zarfında sokakların kullanımından pencerelerden uzanan başlara, dükkanların vitrinlerine, çocukların oyunlarına üzerim(iz)deki bakışlara dek gündeliği kuran pek çok bileşene karşı algılarımı açmaya, notlar almaya çalıştım. Bu esnada benimle olan bir öğrenci arkadaşımla yaptığımız istişareler ikimiz için de zihin açıcı oldu diyebilirim. Farklı yaşlardan, deneyimlerden, kısacası farklı hazır bulunuşluklardan iki kadın olarak günün sonunda dikkatimizi çeken kişi, olay ve durumları paylaşmak araştırmayla aramıza koyduğumuz mesafenin erimesine olanak yarattı.

Araştırmayı gündüz yürütmemizin de etkisiyle iki üç haftaya yayılan araştırma süresince hiçbir sorunla karşılaşmadık. Mahalleyi, “Akşamları buralar Teksas” diyerek tanımlayan görüşmeciler, araştırma süresince bizlere çok büyük destek verdi. Başka görüşmecilere erişmemize referans oldular, gündeliklerine bizleri dahil ettiler, araştırma boyunca önümüzden çayı eksik etmediler, sofralarına davet ettiler desek, yeridir. Yukarıda bahsettiğim “dezavantajlı” gruplara karşılık gelen Tarlabaşı sakinleriyle yaşadığımız karşılaşma, hayat hikâyelerinin harcındaki yoksulluk ve kentsel dönüşümden kaynaklanan sorunları, yüklendiğimiz sorumluluğu bize tekrar tekrar hatırlattı: “başkalarının acısına bakmanın”, tanık olmanın sorumluluğunu! Sesi kısılan, varlığı göz ardı edilen kent yoksullarının gün geçtikçe tutunmakta güçlük çektiği İstanbul’da yaşadığı savrulmaya bir örnek teşkil eden Tarlabaşı sakinleri, içinde bulundukları koşulları cömertçe paylaşırken, sosyal bilimcinin araştırma sahasına karşı yükümlülüğü yerine getirilmeyi bekler.

Görüşmecilerin kimliklerinin anonim kalmasını güvenceye alan, sorunlarını kendi ifadeleriyle dile getirmelerine imkân sağlayan, yorumlarken verileri saptırmayan araştırmanın; farklı ortamlarda paylaşılabilmesi, tartışılabilir olmasının sağlanması, bölgenin bugününden sorumlu olanların (“paydaşların” mı demeli?) araştırma verilerinden mümkünse haberdar edilmesi ilk elde yapılacaklar arasında sayılabilir.

Araştırmacıların önünde en başta bilinmeyen olmasıyla pek çok korku, çekince, tedirginlik unsuru haline gelen sahanın, aslında hem araştırmacıların kendi aralarında hem de araştıranla araştırılan arasında bir paylaşım ortamı olduğunu hatırlamak önemli. “Araştırma bir paylaşımdır. ‘Öteki’ne bakmak, onun penceresinden kendine bakmaktır. Tek taraflı ‘bakmayı’ değil, bakışmayı, birlikte konuşmayı bir ölçüde başaran araştırmalar yeni yollar açar” diyen Selek’e kulak vermek, açılabilecek yolların önüne set çeken endişeleri bir parça yatıştırabilir gibi.




[1] Selek, P. (2009). “Kenardakilerle Çalışmak mı?”, Méthodos: Kuram ve Yöntem Kenarından içinde, ed. D. Hattatoğlu ve G. Ertuğrul, İstanbul: Anahtar Kitaplar, s. 120.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder