Hep siyaset bilimi formasyonunda
devam eden bir akademik profilde, siyaset biliminin anaakım kabullerine
uymasanız da, siyasal düşüncenin ve siyaset teorisinin olan bitenleri anlamak
ve anlatmakta vazgeçilmez dayanaklar olduğu kabulünü bırakmak mümkün değildir.
Benim için de hep böyle oldu. Daha doğrusu, bu kabulü bırakmamak gerektiğini
düşünegeldim, hep. Öte yandan, derslerde anaakım tarzda siyasetçe konuşmak, anlatmaktan ziyade, günlüğün bilgisini dersin
bilgisine eklemlemek, ikisi arasındaki kaçınılmaz bağı hep görünür kılmak
derdiyle ders anlattım: Ne gündelikten vazgeçmek ne teoriyi, soyutlamayı bir
kenara bırakmak. Aradaki nazik, narin, çıtkırıldım bağlantıyı korumak. … Çok
zor bir işti. Zorluğunu süreğen bir şekilde yaşamama rağmen her örneğinde
şaşırdığım bir kopukluk vardı, arada. Oysa bir bakma biçimine göre hep iç içeydi
bu ikisi—gündelik ve soyutlama. Soyutla(n)madan, anlatılmadan ol(a)maz, ya,
hiçbir şey. Olsa da, bilgisi olmaz, ya. Öyle bir bağlantı.
Soyutlanmayanlar ve dolayısıyla bilgisi
olmadan olanlar, en iyi haliyle kronolojide hapsoluyordu, tekniğin bilgisi
oluyordu, liste bilgisi oluyordu; enformasyon oluyordu. Yaşamın içinden
geçseler de bizlerle birlikte değil de, sanki, tek başlarına öyle havada asılı
kalarak geçiyorlardı. Evet, sanki.
Bunları böyle düşündüğüm
zamanlarda henüz yüksek lisans dersleri ya da doktora dersleri açmıyordum. Lisans
düzeyinde Siyaset Bilimine Giriş, Siyaset Teorisi, Siyasal Düşünceler Tarihi
derslerinde öğrencileri metni ezberden çıkartıp metinle gündeliğe bakmaya,
gündelikte metne bakmaya nasıl davet edebileceğimi bulmaya çalışıyordum. İcat
etmediğim, bulduğum, benden öncekilerden, benimle birlikte olup da benzer
sorularla yola çıkanlardan öğrendiğim metotlardan biri gündelik gazetelerden,
haftalık/aylık dergilerden haberler toparlanmasıydı. Öğrenciler günlük,
haftalık, aylık haberlerle ders temaları arasındaki bağlantılarla ilgili
raporlar, notlar hazırlıyorlardı. Böylelikle hem ders metinlerini okuyorlardı;
hem güncelle bağlantı kuruyorlardı. Ama güncelden gündeliğe ne ölçüde devam
ettiklerini takip etmek mümkün değildi.
Daha doğrusu güncelden gündeliğe
geçişle ilgilenmem için Türkiye’de Kadın Hareketi dersini açmam gerekti. Bu
ders, 3. ve 4. Sınıflardan öğrencilerin kayıt olabildikleri bir seçmeli dersti.
Yanlış hatırlamıyorsam başlangıçta yedi kişi civarıydı, ders. Sonra sanırım
dört kişiye düştü ve bu çok iyi oldu. Nasıl olduysa kapanmadı da. Derste
öğrencilerle güncelin bilgisini metinlerdeki bilgiyle harmanlayan okumayı,
gündeliğin içinden yapmanın yollarını aradık. Ve bunun yöntemi için
günlüklerden medet umduk. İngilizce’de ‘journal’la ‘diary’ arasındaki farkı
‘günce(l)’ ile ‘günlük’ arasındaki farka taşıdık—tam olmadı, ama idare ettik.
Dersin adı, alan öğrencilerin feminizmle bağıyla birleşince günce(l)-günlükleri
kendi seslerinin olabildiğince göründüğü, ama okuma metinlerinin bilgisinden
vazgeçilmediği bir üslûpla yazmayı öğrenme sürecine girdik.
Üniversitede öğretim üyesi olarak
bulunduğum dönemler boyunca verdiğim derslerde hep bir şey öğrendim. Kimisinde
az kimisinde çok, kimisinde eşsiz öğrenme süreçlerim oldu. Türkiye’de Kadın
Hareketi dersi ise bu açıdan bir dönüm noktasıydı. Zira, uzun süredir aradığım
bir yolu göstererek, soyutlamayı anın içinden kurmak için bir hat çizmemi
sağlamıştı. Takip eden yıllarda farklı rotaların ekleneceği, bazı biçimlerden
vazgeçeceğimiz, bazılarını değiştireceğimiz bir hattı bu.
Herkesin yaşadıklarıyla söz
üzerinden bağlantı kurması aynı şekilde işlemez. Birbirinden çok farklı
üslûplar da eklendiğinde bu çeşitliliğe ortak bir zemin bulmak zor olur. Benim
için buradaki ortak zemin derslerin, siyaset bilimi alanındaki derslerin
olabildiğince katı, tumturaklı doğasıydı—disiplinle ilgili bir açmazdır, bu.
İstediğiniz çıkış kapısına yöneltin, tumturak silinmez, en fazla gizlenir.
Dolayısıyla, verili metinlerden serdiğimiz zeminde gündeliğin bilgisini
yaşantıya evriltmeyi denerken metinleri kendi sözümüze aktarmaya çalıştık.
Güncelerle, günlüklerle bunu yaptık. Kimi zaman çok uzun açıklamalar,
anlatmalar, iç dökmeler, okuma metinlerinden bıkmalar, ilgili gündelik olaylara
isyanlarla ilerledik. Kimi zaman sadece birkaç cümlelik notlarla: Herkesin
anlatması, gündeliği sözlendirmesi farklıdır.
…
Yukarıdaki yetersiz—zira gizli
öznelerinin kimliğini açık etmediğim müddetçe benim anlatımımdan öteye
geçemeyecek olan—döküm ortaya çıkmaktayken Roland Barthes’ın Writing Degree Zero’su pek tabii ki,
yanımdaydı. Siyaseti yazma parçasına dönüp dönüp bakıyordum; dersi alan
öğrenciler gündeliğin sözünü yazı içerisinden kurarken sorun yaşadıklarında,
bıkmayayazdıklarında ondan destek alıyordum: ‘Yazmak … hep, dilin ötesindeki
bir yerden köklenir; doğrusal gelişmez. Tohum gibi açılır. Bir özü gösterir ve
bir sırrın tehditkârlığını taşır. İletişimin karşısında durur; göz
korkutucudur.’ Tehditkârlığı, korkutuculuğu aşmanın olmasa da, sırları
bocalamadan, kişiseli ortak alana yaymadan yazmanın yollarından biri olarak
güncelere, günlere yayılan gündelik notlara ve değerlendirmelere başvurulabilir
miydi? Sanırım, evet. Açtığım ve
verdiğim derslerin ana teması hiçbir zaman yazarlık olmadığı ölçüde, söz konusu
iletişim karşıtı metinler, yazmanın edebi niteliğinden, edebi ölçütlere
hitabından, okur kitlesinin beklentilerinden ziyade, metin vasıtasıyla
kimlerle, nasıl ve ne zaman ve hangi sürede bağlantı kurulduğunun belirleyici
olduğu ürünlere dönüştürülebilirdi. Bunu yapmanın yollarından biri metin
yazmanın içerdiği tek başınalığı tamamen yitirmeden birlikte üretme süreçlerini
işletebilmekten geçiyor olabilirdi.
Ama henüz (oto-)etnografiyle
tanışmamıştım; Hannah Arendt’in Rahel
Varnhagen’ını da okumamıştım… Paul
Freire şansımdı. bell hooks’un Teaching
to Transgress’ine ise çok geç kalmıştım. Ne de, siyaseten yazmayı
gündelikle dolayımlamadan yazmanın zorlaştığı ve aynı zamanda anlamsızlaştığı,
kronolojiye hapsolma riskiyle yüzleştiği döneme adım atmıştık. Bugün, böyle bir
dönemde olduğumuz kanaatiyle ‘sınırları ihlal etmek’te çok geç kalmış
olduğumu(zu) düşünüyorum.
Bu geç kalmışlık bir yana, Arendt’in
Varnhagen’ını okurken iki ayrı
anlatının, Arendt’in okuduğu Varnhagen mektuplarını, günlüklerini bize
anlatırken kurduğu anlatıyla Varnhagen’ın mektuplarında, günlüklerinde hem
kişisel/özel olan ve fakat salt ölümünden sonra derlenmesi nedeniyle değil, hep
hitap ettiği kendi dışında bir insan olmaklıkla özel olsa da kişisel kalamayan
ve dahası kalmak istemeyen bir anlatının iç içeliğini ve yer yer birbirini
dışlamasını yakın zamana kadar görmemiştim. İç içe geçirilen ve özelle kamusal
arasında gidip gelmelerle örülen iki ayrı kadın anlatısının ortaklaştığı
siyasal zeminin önemini henüz kabul etmemiştim.
…
2017 Güz aylarında bir yüksek
lisans dersindeki denemelerimizle yine benzer bir hat çizmeye çalışırken tam
anlamıyla ifadelendiremesem de bu tür bir zeminin birbirinden dönemsel,
kurumsal, mekânsal, kültürel ve pek kişisel açılardan ayrışan farklı anlatıların bir aradalığını anlamamızı
sağlayacağı fikrine sahiptim. Buradaki, güncelerden, gündelik notlardan
üretilen saha notları bu hatta ortaya çıktı. 2017 Güz döneminde Carleton
Üniversitesi, Siyasal Ekonomi Enstitüsü’nde (Institute of Political Economy)
verdiğim Feminism, Peace and War: Intersectionalities adlı dersi alan
öğrencilerle yaptığımız ‘sözleşme’deki maddelerden biri de ‘günce/günlük’
yazmaktı. Ağırlıklı olarak kadın öğrencilerden oluşan derste öğrencilerin
düzeyi birbirinden çok farklıydı. Yaklaşımları da… Disiplin farklılıklarının
yanı sıra, politik görüş farklılıklarının yaklaşım farklılıklarındaki payı
büyüktü. Ve tabii ki, cinsiyet farkının da, etnik kimlik farklılığının da ve
sosyo-ekonomik farkın da…
Kabaca sınıflandıracak olursam ön
plana çıkan üç tipten bahsedebilirim: İlk olarak, tamamen formel bir uslûpla ve
anaakım siyaset bilimi formatında kurulan aktarımlar var. Bu tür aktarımlar
öğrenciyi garanti altına alır; bir süredir, yerleşikleşen süreğen güvencesizlik
hissiyle geçici başa çıkma taktikleri arasında yer alırlar. Diğer bir yazma
formu, bölük pörçük ilişkilenmeler üzerinden işler. Gündelikten bölük pörçük
örnekler, kesintili cümlelerle ve yine ders kapsamındaki okuma metinlerden
seçilen parçalarla hızla yazılan aktarımlar var. Son tipleme ise deneme
niteliğinde olan anlatılar. Bunlar, gündeliği zamana yayan, kendi
tarihselliğini bulmasına alan açan ve ders kapsamındaki okuma metinleriyle
diyaloğa giren anlatılar. Bu tür denemelerde ortaya çok yaratıcı metinlerin
çıkması kuvvetle muhtemeldir. Bu kez de öyle oldu: Okuma metinlerine bakarak
güncelere, gündelik yazmalarına düştükleri notlar ya da gündeliğe bakarak okuma
metinlerine düştükleri notlar alternatif ders yapılarına yönelik saha notlarına
dönüşüverdi. İçerisinden geçtiğimiz dönemde akademiyle bağlantı açısından
bulunmaz bir umut kaynağı oldu: ‘Birlikte uğraşmanın yarattığı heyecan’ı
(hooks, s. 8) tazeledi.
Bu sayfada paylaştığımız
günceler/günlükler üçüncü tiplemenin örnekleri. Dersin kendisini bir sahaya
dönüştürme potansiyeli taşıyan anlatıları içeriyorlar. Hiç şüphesiz ki, sayıca,
hacimce, dile geldikleri dönemsellikte tek başlarına bu tür bir dönüşümü göstermiyorlar.
Ama, bireysel ve toplu olarak kurumsal bir bağlantıyı gündeliğin dinamizminden
doğru kurabilmek, gündeliğin bilgisiyle teorik bilginin formelliğini
harmanlayan örnekler olmakla bir dersin salt sınıf içi faaliyetle kısıtlanması
gerekmediğini doğrudan söze dayanarak gösteriyorlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder