19 Şubat 2018 Pazartesi

Bir Dersten Kalanlar - Simten Coşar

Hep siyaset bilimi formasyonunda devam eden bir akademik profilde, siyaset biliminin anaakım kabullerine uymasanız da, siyasal düşüncenin ve siyaset teorisinin olan bitenleri anlamak ve anlatmakta vazgeçilmez dayanaklar olduğu kabulünü bırakmak mümkün değildir. Benim için de hep böyle oldu. Daha doğrusu, bu kabulü bırakmamak gerektiğini düşünegeldim, hep. Öte yandan, derslerde anaakım tarzda siyasetçe konuşmak, anlatmaktan ziyade, günlüğün bilgisini dersin bilgisine eklemlemek, ikisi arasındaki kaçınılmaz bağı hep görünür kılmak derdiyle ders anlattım: Ne gündelikten vazgeçmek ne teoriyi, soyutlamayı bir kenara bırakmak. Aradaki nazik, narin, çıtkırıldım bağlantıyı korumak. … Çok zor bir işti. Zorluğunu süreğen bir şekilde yaşamama rağmen her örneğinde şaşırdığım bir kopukluk vardı, arada. Oysa bir bakma biçimine göre hep iç içeydi bu ikisi—gündelik ve soyutlama. Soyutla(n)madan, anlatılmadan ol(a)maz, ya, hiçbir şey. Olsa da, bilgisi olmaz, ya. Öyle bir bağlantı.

Soyutlanmayanlar ve dolayısıyla bilgisi olmadan olanlar, en iyi haliyle kronolojide hapsoluyordu, tekniğin bilgisi oluyordu, liste bilgisi oluyordu; enformasyon oluyordu. Yaşamın içinden geçseler de bizlerle birlikte değil de, sanki, tek başlarına öyle havada asılı kalarak geçiyorlardı. Evet, sanki.

Bunları böyle düşündüğüm zamanlarda henüz yüksek lisans dersleri ya da doktora dersleri açmıyordum. Lisans düzeyinde Siyaset Bilimine Giriş, Siyaset Teorisi, Siyasal Düşünceler Tarihi derslerinde öğrencileri metni ezberden çıkartıp metinle gündeliğe bakmaya, gündelikte metne bakmaya nasıl davet edebileceğimi bulmaya çalışıyordum. İcat etmediğim, bulduğum, benden öncekilerden, benimle birlikte olup da benzer sorularla yola çıkanlardan öğrendiğim metotlardan biri gündelik gazetelerden, haftalık/aylık dergilerden haberler toparlanmasıydı. Öğrenciler günlük, haftalık, aylık haberlerle ders temaları arasındaki bağlantılarla ilgili raporlar, notlar hazırlıyorlardı. Böylelikle hem ders metinlerini okuyorlardı; hem güncelle bağlantı kuruyorlardı. Ama güncelden gündeliğe ne ölçüde devam ettiklerini takip etmek mümkün değildi.

Daha doğrusu güncelden gündeliğe geçişle ilgilenmem için Türkiye’de Kadın Hareketi dersini açmam gerekti. Bu ders, 3. ve 4. Sınıflardan öğrencilerin kayıt olabildikleri bir seçmeli dersti. Yanlış hatırlamıyorsam başlangıçta yedi kişi civarıydı, ders. Sonra sanırım dört kişiye düştü ve bu çok iyi oldu. Nasıl olduysa kapanmadı da. Derste öğrencilerle güncelin bilgisini metinlerdeki bilgiyle harmanlayan okumayı, gündeliğin içinden yapmanın yollarını aradık. Ve bunun yöntemi için günlüklerden medet umduk. İngilizce’de ‘journal’la ‘diary’ arasındaki farkı ‘günce(l)’ ile ‘günlük’ arasındaki farka taşıdık—tam olmadı, ama idare ettik. Dersin adı, alan öğrencilerin feminizmle bağıyla birleşince günce(l)-günlükleri kendi seslerinin olabildiğince göründüğü, ama okuma metinlerinin bilgisinden vazgeçilmediği bir üslûpla yazmayı öğrenme sürecine girdik.

Üniversitede öğretim üyesi olarak bulunduğum dönemler boyunca verdiğim derslerde hep bir şey öğrendim. Kimisinde az kimisinde çok, kimisinde eşsiz öğrenme süreçlerim oldu. Türkiye’de Kadın Hareketi dersi ise bu açıdan bir dönüm noktasıydı. Zira, uzun süredir aradığım bir yolu göstererek, soyutlamayı anın içinden kurmak için bir hat çizmemi sağlamıştı. Takip eden yıllarda farklı rotaların ekleneceği, bazı biçimlerden vazgeçeceğimiz, bazılarını değiştireceğimiz bir hattı bu.

Herkesin yaşadıklarıyla söz üzerinden bağlantı kurması aynı şekilde işlemez. Birbirinden çok farklı üslûplar da eklendiğinde bu çeşitliliğe ortak bir zemin bulmak zor olur. Benim için buradaki ortak zemin derslerin, siyaset bilimi alanındaki derslerin olabildiğince katı, tumturaklı doğasıydı—disiplinle ilgili bir açmazdır, bu. İstediğiniz çıkış kapısına yöneltin, tumturak silinmez, en fazla gizlenir. Dolayısıyla, verili metinlerden serdiğimiz zeminde gündeliğin bilgisini yaşantıya evriltmeyi denerken metinleri kendi sözümüze aktarmaya çalıştık. Güncelerle, günlüklerle bunu yaptık. Kimi zaman çok uzun açıklamalar, anlatmalar, iç dökmeler, okuma metinlerinden bıkmalar, ilgili gündelik olaylara isyanlarla ilerledik. Kimi zaman sadece birkaç cümlelik notlarla: Herkesin anlatması, gündeliği sözlendirmesi farklıdır.


Yukarıdaki yetersiz—zira gizli öznelerinin kimliğini açık etmediğim müddetçe benim anlatımımdan öteye geçemeyecek olan—döküm ortaya çıkmaktayken Roland Barthes’ın Writing Degree Zero’su pek tabii ki, yanımdaydı. Siyaseti yazma parçasına dönüp dönüp bakıyordum; dersi alan öğrenciler gündeliğin sözünü yazı içerisinden kurarken sorun yaşadıklarında, bıkmayayazdıklarında ondan destek alıyordum: ‘Yazmak … hep, dilin ötesindeki bir yerden köklenir; doğrusal gelişmez. Tohum gibi açılır. Bir özü gösterir ve bir sırrın tehditkârlığını taşır. İletişimin karşısında durur; göz korkutucudur.’ Tehditkârlığı, korkutuculuğu aşmanın olmasa da, sırları bocalamadan, kişiseli ortak alana yaymadan yazmanın yollarından biri olarak güncelere, günlere yayılan gündelik notlara ve değerlendirmelere başvurulabilir miydi? Sanırım, evet.  Açtığım ve verdiğim derslerin ana teması hiçbir zaman yazarlık olmadığı ölçüde, söz konusu iletişim karşıtı metinler, yazmanın edebi niteliğinden, edebi ölçütlere hitabından, okur kitlesinin beklentilerinden ziyade, metin vasıtasıyla kimlerle, nasıl ve ne zaman ve hangi sürede bağlantı kurulduğunun belirleyici olduğu ürünlere dönüştürülebilirdi. Bunu yapmanın yollarından biri metin yazmanın içerdiği tek başınalığı tamamen yitirmeden birlikte üretme süreçlerini işletebilmekten geçiyor olabilirdi.

Ama henüz (oto-)etnografiyle tanışmamıştım; Hannah Arendt’in Rahel Varnhagen’ını da okumamıştım… Paul Freire şansımdı. bell hooks’un Teaching to Transgress’ine ise çok geç kalmıştım. Ne de, siyaseten yazmayı gündelikle dolayımlamadan yazmanın zorlaştığı ve aynı zamanda anlamsızlaştığı, kronolojiye hapsolma riskiyle yüzleştiği döneme adım atmıştık. Bugün, böyle bir dönemde olduğumuz kanaatiyle ‘sınırları ihlal etmek’te çok geç kalmış olduğumu(zu) düşünüyorum.

Bu geç kalmışlık bir yana, Arendt’in Varnhagen’ını okurken iki ayrı anlatının, Arendt’in okuduğu Varnhagen mektuplarını, günlüklerini bize anlatırken kurduğu anlatıyla Varnhagen’ın mektuplarında, günlüklerinde hem kişisel/özel olan ve fakat salt ölümünden sonra derlenmesi nedeniyle değil, hep hitap ettiği kendi dışında bir insan olmaklıkla özel olsa da kişisel kalamayan ve dahası kalmak istemeyen bir anlatının iç içeliğini ve yer yer birbirini dışlamasını yakın zamana kadar görmemiştim. İç içe geçirilen ve özelle kamusal arasında gidip gelmelerle örülen iki ayrı kadın anlatısının ortaklaştığı siyasal zeminin önemini henüz kabul etmemiştim.


2017 Güz aylarında bir yüksek lisans dersindeki denemelerimizle yine benzer bir hat çizmeye çalışırken tam anlamıyla ifadelendiremesem de bu tür bir zeminin birbirinden dönemsel, kurumsal, mekânsal, kültürel ve pek kişisel açılardan ayrışan farklı  anlatıların bir aradalığını anlamamızı sağlayacağı fikrine sahiptim. Buradaki, güncelerden, gündelik notlardan üretilen saha notları bu hatta ortaya çıktı. 2017 Güz döneminde Carleton Üniversitesi, Siyasal Ekonomi Enstitüsü’nde (Institute of Political Economy) verdiğim Feminism, Peace and War: Intersectionalities adlı dersi alan öğrencilerle yaptığımız ‘sözleşme’deki maddelerden biri de ‘günce/günlük’ yazmaktı. Ağırlıklı olarak kadın öğrencilerden oluşan derste öğrencilerin düzeyi birbirinden çok farklıydı. Yaklaşımları da… Disiplin farklılıklarının yanı sıra, politik görüş farklılıklarının yaklaşım farklılıklarındaki payı büyüktü. Ve tabii ki, cinsiyet farkının da, etnik kimlik farklılığının da ve sosyo-ekonomik farkın da…

Kabaca sınıflandıracak olursam ön plana çıkan üç tipten bahsedebilirim: İlk olarak, tamamen formel bir uslûpla ve anaakım siyaset bilimi formatında kurulan aktarımlar var. Bu tür aktarımlar öğrenciyi garanti altına alır; bir süredir, yerleşikleşen süreğen güvencesizlik hissiyle geçici başa çıkma taktikleri arasında yer alırlar. Diğer bir yazma formu, bölük pörçük ilişkilenmeler üzerinden işler. Gündelikten bölük pörçük örnekler, kesintili cümlelerle ve yine ders kapsamındaki okuma metinlerden seçilen parçalarla hızla yazılan aktarımlar var. Son tipleme ise deneme niteliğinde olan anlatılar. Bunlar, gündeliği zamana yayan, kendi tarihselliğini bulmasına alan açan ve ders kapsamındaki okuma metinleriyle diyaloğa giren anlatılar. Bu tür denemelerde ortaya çok yaratıcı metinlerin çıkması kuvvetle muhtemeldir. Bu kez de öyle oldu: Okuma metinlerine bakarak güncelere, gündelik yazmalarına düştükleri notlar ya da gündeliğe bakarak okuma metinlerine düştükleri notlar alternatif ders yapılarına yönelik saha notlarına dönüşüverdi. İçerisinden geçtiğimiz dönemde akademiyle bağlantı açısından bulunmaz bir umut kaynağı oldu: ‘Birlikte uğraşmanın yarattığı heyecan’ı (hooks, s. 8) tazeledi.

Bu sayfada paylaştığımız günceler/günlükler üçüncü tiplemenin örnekleri. Dersin kendisini bir sahaya dönüştürme potansiyeli taşıyan anlatıları içeriyorlar. Hiç şüphesiz ki, sayıca, hacimce, dile geldikleri dönemsellikte tek başlarına bu tür bir dönüşümü göstermiyorlar. Ama, bireysel ve toplu olarak kurumsal bir bağlantıyı gündeliğin dinamizminden doğru kurabilmek, gündeliğin bilgisiyle teorik bilginin formelliğini harmanlayan örnekler olmakla bir dersin salt sınıf içi faaliyetle kısıtlanması gerekmediğini doğrudan söze dayanarak gösteriyorlar.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder