15 Temmuz 2017 Cumartesi

Orada Bir Saha Var, Uzakta! - Yazı Çağrısı

İnilen, çıkılan, olunan, kalınan bir yer saha. Başlangıçta bilinmezliklerle, bilinmezliklerden gelen endişelerle örülü. Sır perdesini aralamak için klavye başında ve/ya da doğrudan sınırlarının etrafında turlamak gerekir. Sınırları var mıdır peki sahanın? Saha nerede başlar, nerede biter? Kenarlarında dolaşılıp takip edilecek fiziksel bir düzlem midir? Sahayı bütünüyle görmek, duymak, tanımak mümkün müdür? 

Sosyal bilimlerde nitel yöntem kullanımının nicel verileri desteklemenin ötesine uzandığı, yıllardır ihmal edilen öneminin dillendirildiği bugünlerde, “sahalı” araştırma yapmak ayrı bir önem taşımaya başladı. Hal böyle olunca, sahanın kendisi de başlı başına sorunsallaştırılan meselelerden biri haline geldi. 

Saha, söze başlamanın, anlatıyı derlemenin önemli bir aracı. Yalnızca araç da değil. Başlı başına sözün ve anlatının kendisi. Öncesi, esnası ve sonrasıyla çokkatmanlı bir düşünme-üretme-tartışma zemini. Bir yerlerde devam eden gündelik rutine kabul edilebilme, dahil olabilme, o bölgenin bir parçası haline gelebilme arzusu. Çünkü ancak böyle rahat hareket edebilir sahadaki araştırmacı; –hiçbir zaman– sahanın sakinlerinden biri olamayacak olsa da varlığı dikkat çekmez hale geldiğinde. Sahada aşina olunmanın öncesinde ise güvenirlik gelmeli. Tek taraflı istismara varmayacak bir güven ilişkisi tahsis edilmeli. Bazı sahalarda bu iki önemli adımı –güvenirlik ve kabul edilme– atabilmek için sahanın kıyılarında tahmin edileceğinden çok uzun süre geçirmek, sebatla beklemek gerekebilir. Bu sahalara, suçla anılan mahalleler, azınlık gruplar, iktidar tarafından sistematik olarak örselenen, hırpalanan, gözden düşürülmek istenenler, kısacası öteki addedilenler ilk elde örnek verilebilecekler arasında. Tam bu noktada sahada olmanın ve elde edilecek bilginin kim için, ne için olduğu sorusu çıkar araştırmacının karşısına. Pınar Selek, Kenardakilerle Çalışmak mı? metninde, dezavantajlı gruplarla, “kenardakiler”le çalışırken araştırmacı-araştırılan ilişkisindeki etik tartışmaları, kırılgan noktaları özdüşünümsel bir perspektifle ele alır. Selek’in, araştırmacının, bir araştırma grubunun/bölgesinin içerisine girerken, bu dâhil olma halinin “bir fetih mi, tüketim mi, ... içinde soluduğun kalıbın dışına çıkma ve farklı pencerelerden hayata ve kendine bakma arzusu mu?
[1] olduğuna dair her araştırmacının halleşmesine yönelik soruları, sahanın hem araştıranı hem de araştırılanı etkileyen bir paylaşım süreci olduğunu hatırlatır.

Sahada olmanın öncesinde ise araştırmacının çözmesi, sindirmesi, tamamlaması, kendini hazır etmesi gereken bambaşka meseleler vardır. Sahaya hazırlanma sürecinden, Türkçe literatürde son zamanlarda oto-etnografik çalışmalar aracılığıyla eser miktarda haberdarız.
[2] Bu yüzden sahaya hazırlanma sürecine dair malumatımız bir hayli kısıtlı. Literatürün bu sürece sessizleşmesi, araştırmacıyı görünmezleştirme, silikleştirme riski taşıyor ve epistémeyle geliştirilen ilişkilerin miladını sahaya giriş anına kilitliyor. Metodolojinin kapsamını, araştırmanın saha ayağının ötesine, araştırmacıyı sahaya götüren yollara ve bu yollarda yaşananlara da yer verecek şekilde genişletmek, bilgi üretimin çok boyutluluğunu fark etmemize imkân tanır. Feminist metodolojiden beslenerek ileri sürülebilecek bu argüman, araştırmacının biyografisinin, politikasının ve ilişkilerinin sahanın bir parçası haline geldiği[3] kabulünden ilerler. Araştırmacının kişisel olarak sahayla ilişkilenme hâlini kamusala dayatma girişiminde bulunmaz, bununla birlikte kişisel hikâyelerimizin potansiyelini hatırlatır.

Bu blog, araştırmacı olarak bizlerin sahayla geliştirdiği/geliştiremediği ilişkilere odaklanır. Sahaya, söze, anlatmaya başlarken yaşadıklarımız, içimizde tutup paylaşamadıklarımızın hikâyesine. Yalnızca buna da değil. Sahadayken yaşadığımız, akademik olmadığını düşündüğümüz için anlatamadıklarımıza da. Birbirimizin hikâyelerini dinlemenin, sıkıntılarımızın, telaşlarımızın, endişelerimizin yakın-ortak olduğunu görmenin, sahada ürettiğimiz/üretmek zorunda kaldığımız taktiklere kulak vermenin bu yol(lar)da yalnız olmadığımızı hatırlamamıza da vesile olacağını düşünüyoruz. Hikâyeler çoğaldıkça, ortaklaştıkça, başkalaştıkça, saçaklandıkça sahanın zenginliği daha fazla ortaya çıkacak. Niyetimiz bir “saha güzellemesi” yapmak değil, –nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremediğimiz– sahanın kendisini sorunsal kılmak. Tekrar etmek pahasına, böylesinin daha bütünlüklü bir metodoloji ortaya koyabilmeye imkân tanıdığını düşünüyor, sizleri de bu ortaklaşımın bir parçası olmaya davet ediyoruz. Bu yolla sahanın sunabileceği minik potansiyellere dair farkındalığımızın güçleneceğine inanıyoruz.

Her türlü saha hikâyelerinizi sahanotlari@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Katkılarınız, tercihiniz doğrultusunda ya gerçek adınızla ya da mahlasla yayınlanacaktır.



[1] Selek, P. (2009). “Kenardakilerle Çalışmak mı?”, Méthodos: Kuram ve Yöntem Kenarından içinde, D. Hattatoğlu ve G. Ertuğrul (Ed.). İstanbul: Anahtar Kitaplar, 115-126, s. 119.
[2] Bektaş-Ata, L. (2016). "Bir Güvenlikli Site Hikâyesi: Gündelik Hayatın Dönüşümüne Otoetnografik Yaklaşım", Fe Dergi, 8(2), s. 46-61; Coşar, S. ve Bektaş-Ata, L. "Modernin Distopyası: Neoliberal Akademiyi Birlikte Otoetnografiyle Anlamak", Doğu Batı, 80. Yanı sıra: Tuncer, S. (2015). "Dışarı Çıkmak: Özelden Kamusala Feminist Bir Saha Hikâyesi", Moment Dergi, 2(2), s. 30-58; Oğuz, H. Ş. (2012). "Alanda Bir Kadın", Fe Dergi, 4(1), s. 64-78.
[3] Bell’den aktaran Diane Wolf (1996), Feminist Dilemmas in the Fieldwork, Oxford: Westview, s. 419.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder