Çeviri: Simten Coşar
Güz 2017’de Carleton Üniversitesi Siyasal Ekonomi Enstitüsü’nde Dr. Simten Coşar’ın Feminism, War and Peace dersine kayıt oldum. Dersin gerekleri arasında öğrencilerin aylık okuma metinleriyle ilgili günce tutmaları bulunuyordu. Bu yöntemin geleneksel akademik forumlara uymayan fikirleri ve düşünceleri tartışmak açısından çok değerli bir alternatif sunduğunu düşünüyorum. Bu tür bir tartışma alanının söylemlerle yerleşik ilişkilenme biçimimize bir meydan okuma olarak feminizme elverişli bir zemin sunduğu söylenebilir. Güncedeki metinler vasıtasıyla dersin temaları tartışmaya açılacak ve öğrencilerin kendi yaşam deneyimleriyle bağlantılandırılacaktı. Ben eğitimim boyunca sorduğum soruları ön plana almanın ve feminist perspektife yönelişimin ve feminizme olan inancıma güven tesis edişimin anlatısını kurmanın bir yolu olarak önceki bene mektup yazma yöntemini benimsedim. Kadınların eşitlik hakları konusunda hep hassastım; ama bu konudaki hassasiyetimi nasıl dile getireceğimi ya da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin devam ettiği örneklere nasıl yaklaşacağımı bilmiyordum. Feminizmi ne zaman bildiğimi hatırlamıyorum. Feminist köklerimi büyük ölçüde üniversitedeki ilk Siyaset Bilimi hocamdan ve üniversitedeki ilk feminist arkadaşımdan doğru edindiğimi düşünüyorum. Hocam vasıtasıyla belirli terimlerle ve feminist söylemlerle tanışırken arkadaşım başkalarının da eşitlikle ilgili aynı inançları taşıdıklarını görmemi sağladı. Feminist yolculuğum oradan itibaren hiç durmadan devam etti. Kanımca, ilerleyen sayfalardaki günce notları bu yolculuğun bir kısmını ve feminizmle ilgili soruların karmaşıklığını ve katmanlılığını gösteriyorlar. Feminizm sürekli olarak evriliyor; feminist söylemlerle ilişkilenmem de, öyle. Artık kendime söylediğim anlatılara dönüyorum.
Güz 2017’de Carleton Üniversitesi Siyasal Ekonomi Enstitüsü’nde Dr. Simten Coşar’ın Feminism, War and Peace dersine kayıt oldum. Dersin gerekleri arasında öğrencilerin aylık okuma metinleriyle ilgili günce tutmaları bulunuyordu. Bu yöntemin geleneksel akademik forumlara uymayan fikirleri ve düşünceleri tartışmak açısından çok değerli bir alternatif sunduğunu düşünüyorum. Bu tür bir tartışma alanının söylemlerle yerleşik ilişkilenme biçimimize bir meydan okuma olarak feminizme elverişli bir zemin sunduğu söylenebilir. Güncedeki metinler vasıtasıyla dersin temaları tartışmaya açılacak ve öğrencilerin kendi yaşam deneyimleriyle bağlantılandırılacaktı. Ben eğitimim boyunca sorduğum soruları ön plana almanın ve feminist perspektife yönelişimin ve feminizme olan inancıma güven tesis edişimin anlatısını kurmanın bir yolu olarak önceki bene mektup yazma yöntemini benimsedim. Kadınların eşitlik hakları konusunda hep hassastım; ama bu konudaki hassasiyetimi nasıl dile getireceğimi ya da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin devam ettiği örneklere nasıl yaklaşacağımı bilmiyordum. Feminizmi ne zaman bildiğimi hatırlamıyorum. Feminist köklerimi büyük ölçüde üniversitedeki ilk Siyaset Bilimi hocamdan ve üniversitedeki ilk feminist arkadaşımdan doğru edindiğimi düşünüyorum. Hocam vasıtasıyla belirli terimlerle ve feminist söylemlerle tanışırken arkadaşım başkalarının da eşitlikle ilgili aynı inançları taşıdıklarını görmemi sağladı. Feminist yolculuğum oradan itibaren hiç durmadan devam etti. Kanımca, ilerleyen sayfalardaki günce notları bu yolculuğun bir kısmını ve feminizmle ilgili soruların karmaşıklığını ve katmanlılığını gösteriyorlar. Feminizm sürekli olarak evriliyor; feminist söylemlerle ilişkilenmem de, öyle. Artık kendime söylediğim anlatılara dönüyorum.
1 Kasım 2017
Birinci
Sınıf Siyaset Bilimi Öğrencisi Alex,
Okanagan
Koleji’ndeki ilk Siyaset Bilimi dersine gireceksin ve derse aşık olacaksın. Hep
taşıdığın fikirleri nasıl söze dökeceğini ve destekleyeceğini anlamaya
başlayacaksın. Aynı zamanda söylediğini anlamakla kalmayıp feminizm ve/ya da
siyaset üzerine saatlerce konuşmaktan senin kadar heyecan duyan insanlarla
tanışacaksın. Bu ilk deneyimler, ne istediğin konusunda görüşünü netleştirecek,
yüksek lisansa devam ederek siyaset hakkında bilgi biriktirmeye karar vermende
etkili olacak.
Ama aynı
yolculuk boyunca literatür, hocaların ve sınıf arkadaşlarından dolayı yılgınlık
yaşadığın birden fazla örnek olacak. Çileden çıkaran bir unsur tekerrür olacak.
“Eşit haklara inanıyorum; ama feminist değilim”, “feminizmin bu Siyaset Bilimi
dersinde yeri yok”, “neden feministsin”, “feminizmin akademik açıdan bir
geçerliliği yok”, ya da “feminizme hâlâ ihtiyacımız var mı” cümlelerini
sayamayacağın kadar çok duyacaksın. Ancak, sana söz veriyorum, feminizme
itirazları daha az kişisel alarak yanıt vermek için gereken güveni tesis etmek
daha kolay olacak. Muhteşem dersler alacaksın, harika hocalarla
tanışacaksın—Eko-feminizm, Kadınlar ve Siyaset, Toplumsak Cinsiyet, Ulus ve
Savaş ve nihayet yüksek lisans eğitiminde Feminizm, Barış ve Savaş…
Yüksek
Lisans düzeyine geldiğinde aynı düzeydeki diğer öğrencilerin feminizmin
öneminin farkında olacaklarını ya da anlayacaklarını düşünüyor olabilirsin.
Böyle olmayacak. Ancak Feminizm, Barış ve
Savaş dersi sayesinde seninle benzer fikirlere sahip bireylerle
karşılacaksın. Ve militarist söyleme karşı durmayı öğrenmenin yanı sıra nükleer
silahlar, savaş, şiddet, savunma [sanayii] ve askeriyeyle ilgili siyasal
söylemdeki yerini değerlendirmeyi öğreneceksin.
Bu dersin öğreteceklerinin bir kısmını buraya ekliyorum: İlk olarak, Siyaset
Bilimi eğitimi alan erkek öğrencilerin "ağır siyaset" üzerine
konuşmaya neden bayıldıklarını anlamanı sağlayacak. Bu, Siyaset Bilimi
eğitiminin geneline yayılan bir olgu olarak ilgini çekecek; toplumsallaşma
üzerindeki etkisiyle de ilgileneceksin. Nihayetinde çoğunlukla eğitim ve/ya da
feminizmle ilişkili konulara odaklanacaksın. İkinci olarak, ders, tecavüzün ve
cinsel saldırının askeriyede ve genel toplumsal alanda nasıl gizlendiğini
tartışmak için alan açacak. Son olarak,
bu ders ikiliklerin hayatımızın her alanına nasıl yayıldığını vurgulayacak. Bu
son nokta, ileride yapacağın feminist tartışmaların çerçevesini çizmende
yardımcı olacak.
Ders
Bir: Feminizmin savaşla ne alâkası olabilir?
Bu derste
öğreneceğin araştırma mantığı asker(lik), güvenlik ve savunma söylemlerine
yönelik önemli bir perspektifi içerecek; ama sen de biliyorsun bu perspektif
genelde bir kenara itilir. Bu dersteki sınıf arkadaşlarınla derslik dışında,
"ağır" savunma ve güvenlik "siyaseti"ni de işin içine
katarak savaşta feminizme dair konuşmaya çalıştığında birkaç tür karşılık
alacaksın. İlki, bu iki konunun birbirinden farklı alanlarda yer aldığı
fikrinden çıkacak. Dolayısıyla, feminizm hakkında ne düşündükleriyle savaş
hakkında ne düşündüklerini ancak ayrı ayrı sorabileceğini duyacaksın. Bunun,
eril savaş retoriğine herhangi bir dişil unsur iliştirdiğimizde mevcut erillik
örüntüsünü sekteye uğratmamızla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bunun ders
kapsamındaki okuma metinlerinin çoğunda bulunan ikiliği de beslediği
söylenebilir (Enloe 2004, Goldstein 2001, Najmadabi 1997).
Alacağın bir
diğer karşılık, askerî harekâtlara yönelik feminist yaklaşımla ilgili olarak
değil, askeriyedeki kadınlar hakkında bilgi edinmeye çalıştığın yönünde olacak.
Ve ardından artık yorgun düşmüş eski laf gelecek: "Kadınlar fiziksel
yeterliğe sahip olsalar tabii ki askeriyede yer alabilirler; ama çoğunluğu bu
açıdan yetersiz." Doğru; zira askeriye açısından yeterliliğin tek ölçüsü fiziksel
açıdan uygunluk. Feminizm askeriyeyle ilgili olarak salt tartışıldığında bile
erilleştirilmiş askerî yapılar içerisindeki tahakkümü, hiyerarşiyi ve
patriyarkayı tehdit eder. Ekim ayındaki okuma metinlerinin, özellikle Goldstein
(2001) ve Cohn’un (2000) bu karşılığa bakarken yardımcı olacaklarını
göreceksin. Bu toplumsallaşmayla ilgili bir mesele.
Doğduğun
günden itibaren kız çocuklarında ve erkek çocuklarında belirli özelliklere
değer vermeyi öğrenecek şekilde toplumsallaşırız. Bu, toplumda uzun vadeli
yapıların oluşmasıyla bağlantılı olarak işler. Savaş ve askerî faaliyetler,
kuvvetli olmak, hissiz kalmak/durmak, disiplin ve onur gibi belirli özellikleri
değerli kılar. Okullar, ebeveynler, arkadaşlar, popüler kültür ve kitle medyası
tarafından erkek çocuklarının çok erken yaşlardan itibaren bu özellikleri
benimsemeleri sağlanır. Bu, "erkek çocuklar ağlamaz", yaptıkları
işlerde erkek çocukları övmek, sporda şiddet ve rekabeti teşvik etmek ya da
belirli davranışları affetmek kadar basit bir şekilde işleyebilir. Bunların
hepsini K-12 eğitimi boyunca öğrendin; söz gelimi, spor takımlarına önce erkek
çocukları seçtiler. Ya da avukat olamayacak kadar tatlı olduğunu söylediler;
erkek öğrencilerin öğretmenlerin dediklerini sorgulayabildiklerini bildiğin için
sen de sorguladığında sınıftan çıkartıldın ve fikirlerin baştan reddedildi.
Böyle
olduğunda, erkekler artık çocuk olmadıklarında askeriyeyle bağlantılanırlar;
zira bu kurum benimseyegeldikleri özelliklere değer verir. Siyaset Bilimi
alanında erkek öğrencilerin savaşın koyu erilliği karşısında özellikle
büyülenmeleri bu nedenledir. Feminizm
erkek öğrencilerin savaş çalışmaları alanında kendilerine açtıkları alanı
tehdit eder.
Ders
İki: Askeriyede cinsel saldırı neden yaygındır?
Öğreneceğin
ikinci ders üzerine konuşmak daha zor; ama askeriyede ve toplum genelinde
cinsel saldırının yaygın inkârı arasındaki bağlantıyı görmek açısından önemli. Goldstein
(2001) savaş sırasında gerçekleşen, kimisi rızaya dayalı olan kimisi rızaya
dayanmayan çeşitli cinsel etkileşimleri önümüze serdi. Sivil toplumda cinsel
saldırı ve taciz diğer ortak konularda olduğu gibi açıklık, güven ve destekle
ele alınmıyor. Askeriyenin etrafındaki perde çok daha kötü olabilir.
Feminizmin
kadınlara yönelik cinsel saldırıya odaklanmasına yönelik olarak dile getirilen
şöyle bir argüman duyacaksın: Erkekler de kadınlar gibi cinsel saldırıya
uğruyorlar; öyleyse feministler neden erkekleri de göz önüne almıyorlar. Bu
soru için iki yanıt öğreneceksin. İlk olarak, cinsel saldırının bağlamına, erkeklere
yönelik cinsel saldırının tipik mekânının hapishaneler ve öğrendiklerimiz
doğrultusunda askeriye olduğuna dikkat çekmek gerektiğini göreceksin. Dahası,
cinsel saldırının faillerinin ağırlıklı olarak erkek olduklarını eklemek de
önemli olacak. İkinci olarak, feminizmin patriyarkaya karşı çıkmakla tecavüz
kültürüne son vermeyi amaçladığını, bunun toplumun bütün üyelerinin yararına
olacağı yanıtına sahip çıkacaksın.
Zarkov’un
(2011) metninde bu konu savaş zamanı tecavüzün arkasında yatan diğer nedenler
vurgulanırken görünürlük kazanıyor. Tecavüz bir etnik grup üzerinde tahakküm
biçimi ve/ya da "kaybeden" halkları aşağılama yolu oluyor. Bunlar
savaş zamanının gerçeklikleri. Lisansta ikinci yılında Japonya’nın İkinci Dünya
Savaşı sırasında kurumsallaştırdığı comfort
women (rahatlatan kadınlar) üzerine bir ödev hazırlayacaksın. Bu ödevi
hazırlarken, savaş zamanı tecavüzün "muharebenin önlenemez eşlikçisi"
ya da "savaş ganimeti"
olduğu yönündeki nosyonlarla karşılacaksın. Tecavüz ve cinsel saldırının
savaşın doğasında gömülü olduğu kanısı yeni bir anlayışa ya da devrimci bir
fikre işaret etmiyor; ama bu konuyu tartışmak hâlâ çok zor. Bu nedenle feminizm
var. Feminizm, salt askeriyede daha fazla kadına ihtiyacımız olduğu ya da
kadınlar savaş alanlarında erkeklerden daha farklı etkilendikleri için değil,
askeriyedeki ve askeriyeden doğru işlenen yaygın cinsel saldırıya alan açan
zehirli kültürü açığa çıkaracağı için de savaş dönemleriyle ilgili
incelemelerin bir parçası kılınmalı. Feminizm, savaş söylemini ve dolayısıyla
toplumu yeniden şekillendirmek için kılavuzluk eder. Asıl argümanıma dönecek
olursam; feminizm savaş söylemi analiz edilirken dışarıda bırakılmamalı; savaş
ve askeriye üzerine çalışanlar bu yaklaşımla ters düşmemeliler. Bunu daha da
geriye saracak olursam, insanların feminizmin savaş söylemine yaklaşımıyla,
diğer bir ifadeyle toplumdaki yaygın savaş nosyonuna ve savaşı anlama biçimine
feminist bir perspektifle bakmakla daha fazla ilişkilenebilmelerini sağlamak
için insanların feminizm karşısında tehdit altında olduklarını düşünmemeye
dönük bir şekilde toplumsallaşmaları ve eğitilmeleri gerekiyor. Bu aynı
zamanda, akademik dünyada feminizmin katkılarının görülmesi açısından da önemli
bir adım olacaktır.
Ders
Üç: İkilikler savaşa gömülüyse?
Son olarak, ders kapsamındaki okumalara olduğu kadar
içerisinde yetiştiğin eğitim sistemine gömülü ikilikleri de sürekli olarak
göreceksin. Burada özellikle görünür olan ikilikler erkek/kadın, savaşçı/sivil
bileşenleri arasında kurulur—ki bunlar, bütün yazarların ortak dayanak
noktalarıdır. Erkek/kadın ikiliği kurulumlarını ve toplumsal inşayı imleyen
erillik ve dişillik nosyonlarıyla temsil edilir. Erillik ve dişillik askeriyeye
özgülenen hedeflere ulaşmak için birkaç yoldan kullanılırlar.
Bir yol,
kahraman kompleksinden geçer. Burada erillik, dişilliğin düşman karşısındaki
koruyucu zırhını oluşturur: Erkekler, yetersiz olan ve fail olamayan kadınları
korumak için güçlü olmalıdırlar. Bu ikilik, sömürgeciliğin dayandığı kurtarıcı
kahraman retoriğiyle yakından ilişkilidir. Zarakov (2011), sömürgeci
tahayyülünde medeni olan karşısında ilkel olanın inşasına gömülü kadınlık –
güçsüzlük özdeşleştirmesinin ikiliği nasıl kalıcılaştırdığını tartışır.
Böylelikle, sömürgeciliğin işleyişine kadınlar da katılır. Jessica Yee’nin (2011) Feminism for Real: Deconstructing the Academic Industrial Complex of
Feminism (Sahiden Feminizm: Feminizmin Akademi Endüstri Kompleksini Sökmek)
adlı kitabını okuduğunda, bu katılımın bir veçhesini daha net göreceksin:
Yazar, yerli kadınların feminizmden kaynaklı kız kardeşliği hemen
hissetmediklerini, zira özellikle beyaz kadınların hâlâ sömürgeciliğin baskıcı
yapılanması içerisinde yer aldıklarını vurgular. Kitapta pek tabii ki feminizm
bir kenara koyulmaz; ancak, beyaz feministleri sömürgecilik içerisinde
kendilerine biçilen rolü, ve patriyarkanın sömürgeci formunun yerli kadınların
yaşamlarına sızışını anlamaya davet eder. Bu ikiliklerin kesişmelerine işaret
eder.
Dahası,
erillik kadınsı olmayı istememek
üzerinden de teşvik edilebilir. Bir erkek, bedensel hasletler, kuvvet,
hissizlik ya da hislerini göstermeme gibi baskın erillik hallerine uyduğunda
kadınlıkla itham edilmekten biraz daha kurtulur. Erillikle kurulan bu ikilikte
eşcinseller kadın(sı)lık üzerindeki
tahakküm anlatılarını bozarken homofobi kadın(sı)laştırılan
her ne varsa, üzerine baskın erilliği yeniden yapıştırır. Çalışmadaki diğer
ikilikler, vatanla özdeş anneyi koruyan devletle özdeş savaşçı kahraman
temsillerinde görülebilir. Najmadabi’nin (1997) makalesi bu açıdan önemlidir. Najmabadi,
bu tür bir kurulumun erkeklerin oğulları olarak anneleri, vatanları için
savaşma zorunluluğunu nasıl içselleştirdiklerini tartışır. Bu retorik bütün
kültürlerde farklı formlarda işler ve en az karşı çıkılan ikiliklerden birini
yeniden-üretir.
Son olarak,
Alex, bütün bunları öğrenmek seni feminizm konusunda daha istekli, feminizmle
ilişkinde daha eleştirel kılacak. Öyle ki, kesişimselliğe dönecek ve feminist
değerlerini ve fikirlerini eleştiri süzgecinden geçirmekten çekinmeyeceksin.
Güçlü ol. Vazgeçme. Feminist araştırma her zaman önemli ve değerlidir.
1 Aralık 2017
Sevgili yüksek lisans
öğrencisi Alex,
Lisans
eğitimini tamamladın; mezun oldun. Tebrikler. Bununla ne yapacaksın? Siyaset Bilimi…
Siyasetçi mi olacaksın? Şu anda dünyadaki her bir siyasal gelişmeyle ilgili ne
düşünüyorsun? Bir fikrin yok mu; iyi de, Siyaset Bilimi okurken ne öğrendin, o
zaman? Siyaset Bilimi mezunu olduğunu söylediğinde yüzleşeceğin sorular ve
tespitler bunlar olacak. Ama seni zorlayan, Siyaset Biliminde olma nedenini
sana gösteren daha önemli sorularla da karşılaşacaksın. Hem bu sorular, Siyaset
Bilimi kapsamındaki yaklaşımının lisans düzeyinin ötesine geçmesini sağlayacak
bir aşama olarak feminist söylemle iştigaline kapı açacaklar. Kadınlar neden
hep barış yanlısı olarak temsil edilirler? Kadınlarla ilgili olarak inşa edilen
bu anlatı ısrarla gündemde kalır. Belki de bu nedenle faili kadın olan suçlar
özellikle ilgini çekiyor... Karla Homolka ya da Kelly Ellard[1] gibi cezai suç işleyen
kadınlar, kadınları barışçıl olarak resmeden bu anlatıyı sekteye uğratırlar. Ya
da bununla bağlantılı olarak, suçun ve şiddetin sıradanlığını, sıradan
insanların ve özellikle erkeklerin nasıl zulmedebildikleri sorusunu gündeme
getirebiliriz. Sorumluluğu nerede aramalıyız? Erillik inşası belirli fiillerin
normalleştirilmesini nasıl sağlar? Hane içi şiddet, tecavüz ve cinayet vakaları
genelde bunlara yol açan sistemik sorunlardan ziyade bireysel nedenlere bağlı
olarak açıklanır. Bireysel düzeyde failleri tabii ki sorumlu tutacağız; ama
toplumun sorumluluğu da göz önüne alınmalı. Nihayet, toplumsal hareketlerin
ortaya çıkışına bakmaya başlayacaksın. Bu hareketlere kimler dahil edilmeli?
Hareketler içinde kimler hangi rollere sahip olabilirler? Bu hareketlere
kimlerin dahil olacağını belirlemek herhangi birinin ya da birilerinin yetkisi
ya da hakkı olarak tanımlanabilir mi? Muhafazakâr olan birinin feminist
olamayacağını söyleyen arkadaşların olacak. Başlangıçta bu sava karşı
geleceksin; zira kimin feminist olabileceğini ya da olamayacağını söylemenin
kimsenin tekelinde olmadığını düşüneceksin. Öte yandan, farklı feminizmleri
daha kesişimsel olması ve baskılayıcı olmaması yönünde çalışacaksın. Dahası
feminizmin tekçil bir yapıda olmadığını görmek de önemlidir. Feminizmin farklı
okumaları ve vehçeleri vardır. Bunlar hem söylemsel kurulumlarına bakarak hem
de bireysel yapıp etmeleri hesaba katarak anlaşılabilir. Böylelikle lisans
dereceni aldıktan sonra Siyaset Biliminin geleneksel parametlerinin ötesinde
düşünmek için nedenlerin olacak. Kendi fikirlerini geliştireceksin; kendininkilerden
vazgeçmeden farklı fikirleri dinleyeceksin. Tartışmasız bir şekilde feminist
olacaksın ve feminizme olan inancından taviz vermemek için gereken güveni
kazanmış olacaksın.
Ders
Dört: Kadınlar neden hep barışçıl olarak temsil edilirler?
Kadınların
barışçıl ve nazik, şefkatli, bakıma eğilimli, anaç oldukları anlatısı toplumsal
alandaki söylemlerin ortak noktasını oluşturur. Filmlerdeki tiplemeler de buna
işaret eder. Across the Universe’deki,[2]
Vietnam’daki savaşı protesto etmek için hiç yılmadan çalışan ve içinde
bulunduğu gruptaki erkekler bir bomba yapmaya karar verdiklerinde savaş karşıtı
hareketi sorgulayan, Lucy karakteri
bu açıdan önemli bir örnektir: “Bombayı atanın karşı taraf olduğunu sanıyordum.”
Vietnam Savaşı sırasında Amerikan toplumundaki savaş karşıtlığıyla ilgili bir
müzikal boyunca barışçıl, kadın sabitini temsil eder. Ya da Yıldız Savaşları’ndaki Prenses Leia’ya
bakabiliriz. O da, yönetici rolündeyse de, erkek kardeşi Luke’ün aksine
savaşmaz; daha barışçıl ve şefkatli olarak resmedilir. Dahası TV’de ya da
sinema filmlerinde spor alanında ya da barlarda kavga başladığında kadınlar
yine aklın dengeli sesi olarak görünürler. Bu anlatı hattı Mad Max: Fury Road’da[3]
Charlize Theron ya da Kill Bill’de[4] Uma Thurman, ya da Orange is the New Black’teki karakterlerin çoğunluğu tarafından
rotasından saptırılır. Kadınları
barışçıl ve nazik olarak resmetmekte ısrarcı anlatı hattından sapmanın önemini
görmek kişisel açıdan da faydalı olacak; çatışmalı durumlarda arabulucu olman
ya da herkesi her zaman memnun etmen gerekmediğini fark edeceksin.
Ders
kapsamındaki okumalarda erkekler şiddetle, kadınlar barışçıl duruşla ikiye
ayrılırlar. Ama bu, biyolojik bir ön-belirlenim değildir. Kadınlar içsel olarak
daha barışçıl değiller; ne de erkekler daha şiddet yanlısı olarak
doğuyorlar. Burada belirleyici olan,
önce çocukların, ardından erkekler ve kadınların toplumda belirli bir statü
elde etmek için gereken toplumsallaşma sürecidir. Ancak, Halek Afshar’ın (2003)
ve Azza Karam’ın (2001) makalelerinde vurgulandığı haliyle barış hareketlerinde
kadınları neden daha sık görüyoruz? Bunun kısmen, toplumsallaşmayla bağlantılı
olduğunu öğreneceksin. Ama aynı zamanda barış hareketlerinin, kadınlar için hem
siyasal bir platform sağladıkları hem de eril savaş söylemi altındaki siyasal
alana girebilmeleri için bir yol sunduklarını da düşünüyorum. Kadınların
savaşlarda aktif bir şekilde yer almaları ya erkekler arası ilişkilerle
bağlantılı olarak ya da emek ilişkileri üzerinden sınırlandırılır. Kadınlar savaş dönemlerinde tıbbi bakım hizmetinde yer
almışlardır; aslında bunun, eril savaş karşısında kadınlara özgü barışçıl bakım
arasındaki ikiliğe meydan okumak açısından pek işlevsel olduğu söylenemez. Ama
barış aktivizmi içerisinde yer almak kadınlara seslerini duyurmaları için bir
platform sağlar. Savaş politikalarıyla ilişkilenen kadınlar bile üst düzeydeki
karar alma süreçlerinden dışlanırlar. Öte yandan barış aktivizmi kadınların
savaş politikalarının seyrini etkilemelerine kapı açabilir.
Sonuç
olarak, kadınların, ancak toplumsallaşma ve kadınlığa atfedilen toplumsal
cinsiyet rolleri nedeniyle doğaları itibarıyla daha barışçıl oldukları
varsayılabilir. Bu, kadınların söz konusu nosyona sahip çıkmalarına ve bu
nosyonu kadınların askerî harekâtlarda daha fazla etkili – bu, salt farkındalık
yaratmak biçiminde olsa bile – olmalarını sağlayacak şekilde dönüştürmelerine
alan açmıştır. Savaşlara ve çatışmalara içkin erillik üzerine bir tartışma,
hâkim barış nosyonları ve barışçıl iyileştirme süreçlerinin kimler tarafından
yönetildiği sorgulanmadığı sürece eksik kalır. Bu ayın okumalarında ve birlikte
izlediğimiz ikinci belgeselde değinilen, Millî Güvenlik Konseyi’nin 1325 Sayılı
Kararında, kadınların çatışma sonrası barış görüşmelerinde yer almasının savaş
ve çatışma sonrası toplumsal yeniden yapılandırma süreçleri açısından değeri ve
yapıcı etkisi tespit edilmiştir. Kadınların, doğuştan taşıdıkları birtakım
özellikler nedeniyle değil, çatışma sonra istikrarlı bir yönetimin kuruluşunda
bütün perspektiflerin, deneyimlerin ve fikirlerin değerlendirilmesi gerektiği
için barış sürecinin parçası olmaları gerekir.
Ders
Beş: Suç ve şiddet sıradan mıdır; sıradan insanlar neden ve nasıl zulmederler?
Nadire
Mater’in (1997) kitabından yaptığın okumalarda seni en fazla etkileyecek olan
şey tasvir ettiklerinin sıradanlığı olacak. Hannah Arendt’in tartıştığı Kötülüğün Sıradanlığı kavramı insanların
farklı zulmetme fiillerinin arkasındaki nedeni anlamamıza yardımcı olur.
Arendt, Adolf Eichmann’ı yaptığı zulümde tek sorumlu olarak resmetmediği için,
özellikle Yahudi olması itibarıyla çok fazla tepki çekmişti. Eichmann’a
sorumluluk yüklemiş olsa da bağlamın ve dönemin siyasal iklimindeki biteviye
endoktrinasyonun etkisini de vurgulamıştır. Mater’in çalışmasında açığa çıkan
çarpıcı çelişkilerden biri, mülâkat yaptığı askerlerin başvurdukları şiddetin
farkında oldukları, bağlama dayanarak meşrulaştırmadıklarında nasıl kabul
edilemez olduğunun farkında oldukları; fakat şiddet örüntüsünü yeniden üretmeye
devam etmelerinde görülebilir. Mülâkatlar, askerlerin şiddet kullanarak ne
yaptıklarını bildiklerini ve bunun yanlışlığını gördüklerini, ama söz konusu
bağlam içerisinde zorunluluk temelinde kaçınılmaz ve normal kılındığını
görmemizi sağlar. Nihayetinde, savaşın askerlerin uyguladıkları şiddeti
normalleştirdiği gerçeğinde dururuz.
Şiddeti,
çatışmanın dolayımlanması açısından meşru bir form olarak kabul etme süreci
insan olmaya içkin bir değildir; bağlamsaldır. Bu, kadınların savaş bağlamları
dışında benimsemedikleri kararları savaş sırasında almalarıyla da
açıklanabilir; bireysel düzeydeki yapıp etmelerimizi değiştiren bir durumdur,
bu. Bireysel kararlar, siyasal, ekonomik ve toplumsal şiddetle karşı karşıya
kaldığımızda değişirler. Bunun bir
örneğini, şiddete başvurularak temin edilen tabiyet vasıtasıyla korunan
toplumsal hiyerarşiyi kabul edecek şekilde normalleştirilen bireylerde görmek
mümkün.
Bu, Michael
Kimmel’in (2005) makalesiyle de bağlantılı olarak okunabilir. Kimmel,
küreselleşmeyi, belirli gruplar karşısında duyulan hıncın toplumsallaşmasının
arkasındaki unsurlardan biri olarak saptar. Birinci Dünya Savaşı sonrasında
faşist bir kitleselliği harekete geçirmek daha kolaydı; zira ekonomik zorluklar
kitlelerin yapabilirliklerinin sınırlandığı ve suçlayacak birilerini bulma
güdüsünü davet eden vahim koşullara yol açar. Kimmel, ekonomik yoksunluğa karşı
oluşturulan dünya çapında örgütlenmeleri ele alır. Ama burada, asıl neden
kapitalist küresel ekonomik düzenken özellikle azınlıklar ve kadınlar
suçlanırlar. Bu grupların kucakladıkları nefret ve şiddet bu bağlamda
değerlendirilmelidir.
İnsanların
yaptıklarından sorumlu tutulmaları gereği şüphe götürmez. Ama Siyaset Bilimi
sana, bunun yapıp ettiklerimizle ilgili çok basit bir suçlama olduğunu
öğretecek. Siyaset Bilimi, devletin ve toplumun insanları feci fiillere
doğrudan ya da dolaylı olarak nasıl ittiği konusuna eleştirel bir perspektiften
bakman için gereken araçları sağlayacak. Söz gelimi, devletin, insanların
amaçlarına ulaşmak için tek yolun şiddet kullanmak olduğunu düşünmelerine neden
olan koşulları yarattığını ya da Nazi Almanyası’nda olduğu gibi insanları zulme
ittiğini görmeni sağlayacak.
Ders
Altı: Kimin katılıp kimin katılamayacağını belirlemek bir hak olabilir mi?
Erkek
hakları, erkek aktivizmi, erilliğe meydan oku ya da erkek çalışmaları gibi
terimleri gördüğünde rahatsız bir hissin bedenini ve aklını sardığını
hissedeceksin. Bu, erkekleri binlerce yıl boyunca devam eden, hepsi tıka basa
kadın düşmanlığıyla dolu iktidar yapılarını ve tahakkümü sahiplenmeye, tahkim
etmeye, ve devam ettirmeye teşvik eden bir grup mu olacak? Ya da, hepimize
zarar veren toplumsal cinsiyet rollerini ve dolasıyla patriyarkayı yıkma
amacıyla mevcut erillik inşasına meydan okuyan erkek gruplarının oluşmasına mı
yol açacak? (Genelde birinci seçenek işliyor.) Nitekim, eski Eğitim Bakanının
erkek çocuk gruplarıyla görüşeceğini ve mevcut başbakanla ilgili seksist sözler
sarf eden erkek hakları grubuyla sayısız yazışma yaptığını öğreneceksin.
Bakanının seksist ifadeleri desteklediğini söylemiyorum; daha ziyade seksist
retoriğin (nasıl) devam ettiğine işaret ediyorum. Dahası, feministleri,
feminizmi ve genel olarak kadınları hedef alan, çoğunlukla internette faal
olan, formel ya da enformel bağlara sahip çeşitli erkek gruplarıyla karşılaşmış
olacaksın. Bu, Anita Sarkeesian’a oyun endüstrisine yönelik feminist eleştirilerinden
rahatsız olan (video oyunu oynayan) erkeklerden gelen ölüm ve cinsel şiddet
tehditlerinde görülebilir. Bu tür örnekler, erilliğe meydan okumaya çalışan
erkek gruplarıyla karşılaştığında düşünceni bulandıracak.
Ancak, erkeklerin
ve erkeklerin oluşturdukları grupların feminist harekette önemli bir yere sahip
olabileceklerine inanıyorum. Herkes tarafından kabul edilmese de hareket içinde
onların da yer alması gerektiği açık. Feminist olduklarını ilan eden erkekler,
Kanada Başbakanı Trudeau, aktör Matt McGorry, NFL oyuncusu ve aktör Terry Crews
ve aktör Justin Balondi yıkıcı erilliğe karşı geliştirilen söylemleri
benimserken erkeklerin feminizmle nasıl ilişkilenebileceklerine dair örnekler
sunmaktadır. Michael Flood (2005) erkeklerin barış hareketlerinde ve geleneksel
söylemlere karşı çıkışta oynayabilecekleri yolları araştırır. Bazı feministler
erkeklerin feminist harekette aktif bir savunuculuk üstlenmelerini
desteklemezler. Buna katılmasam da karşı çıkışın nedenlerini anlıyorum. Zira böyle bir savunuculuğun ‘seksizm
kontrolünden muafiyet talebini beraberinde getirdiğine inanan birçok ‘feminist’
erkek gördüm. Bu durum seni, gerçekten, yılgınlığa sevk edecek. Feminist
erkekler, kadınların fikirlerinin, perspektiflerinin ve tecrübelerinin hareketin
ön saflarında yer almasını engellemedikçe ve doğrudan destekledikçe tabii ki
daha fazla erkeğin feminist hak savunuculuğunda yer aldığını görmek isterim.
Binlerce yıllık patriyarkal baskıya meydan okumak, olabildiğince fazla destek
gerektiren zor bir iş. Burada anlatı, erkeklerin ve erilliğin feminist söylem
kapsamında benimsenmesi ekseninde değil, erkeklerin erilliğe ve patriyarkaya
meydan okumak için feminist söylemi benimsemeleri hattında ilerlemelidir.
Yukarıda
tuttuğum üç ayrı kayıtla bu üç fikri birbirine bağlayan tema erilleştirilmiş
savaş karşısından kadınlaştırılmış barış arasındaki geleneksel ikiliklere karşı
çıkış denemesi olarak özetlenebilir. Bunu yaparken, nefret söylemlerini
meşrulaştırmamaya azami önem vererek bireylerin maruz kaldıkları baskıları
nasıl algıladıklarını da hesaba katıyorum. Alex, Siyaset Bilimi her an bütün
doğru yanıtları bilmek ya da doğru sözleri kurmakla alâkalı değildir. Siyaset
Bilimi, seni rahatsız eden soruları sormakla, geleneksel anlatıların bozulmasına
alan açmakla ve kendi inançlarında eminken başkalarını da dinlemekle
alakâlıdır. Bu, beyaz heteroseksüel bir Kanadalı olmak gibi yaşamda sahip
olduğun ayrıcalıkları görmenin yanı sıra bir şekilde işbirlikçisi olduğun baskı
biçimlerini soruşturmak anlamına gelebilir. Bu ders sana, yanıtı olmayan
soruların en fazla ilgilenilmesi gereken ve en değerli sorular olduğunu
öğretecek. Siyaset Bilimine ya da bu dersin temel dayanaklarından olan
feminizme yaklaşmanın tek bir doğru yolu yok. Aksine, öğrenmeye devam etmek
için benimsediğin ve başkalarının benimsedikleri fikirlere sürekli olarak
meydan okumak gerekiyor.
Kaynaklar
Azza Karam, ‘Women in War and Peace-Building: The Roads Traversed,
the Challenges Ahead,’ International Feminist Journal of Politics, 3 (1)
(Nisan 2001), s. 2-25.
Cohn, Carol ‘‘How Can
She Claim Equal Rights When She Doesn’t Have to Do As Many Push-Ups As I Do?’:
The Framing of Men’s Opposition to Women’s Equality in the Military,’ Men
and Masculinities, 3 (2000), s. 131-151.
Enloe, Cynthia. ‘All the Men Are in the Militias, All the Women
Are Victims: The Politics of Masculinity and Femininity in Nationalist Wars,’ The
Curious Feminist: Searching for Women in a New Age of Empire içinde (California: University
of California Press, 2004).
Enloe, Cynthia. ‘Spoils
of War,’ The Curious Feminist: Searching for Women in a New Age of
Empire içinde (California: University of California Press, 2004).
Halek Afshar, ‘Women and Wars: Some Trajectories Toward a Feminist
Peace,’ Development in Practice, 13 (2 ve 3) (Mayıs 2003), s. 178-188.
Goldstein, Joshua S.
‘Heroes: The Making of Militarized Masculinity,’ War and Gender: How Gender
Shapes the War System and Vice Versa içinde
(UK ve USA: Cambridge University Press, 2001).
Goldstein, Joshua S.
‘Conquests: Sex, Rape, and Exploitation in Wartime,’ War and Gender: How
Gender Shapes the War System and Vice Versa içinde (UK ve USA: Cambridge University Press, 2001).
Michael S. Kimmel, ‘Globalization and Its Mal(e) Contents: The
Gendered Moral and PoliticalEconomy of Terrorism,’ Handbook of Studies on
Men and Masculinities içinde, Michael
Kimmel, Jeff Hearn ve R.W. Connell (Der.) (Thousand Oaks, Londra, New Delhi:
Sage, 2005).
Michael Flood, ‘Men’s Collective Struggles for Gender Justice: The
Case of Antiviolence Activism,’ Handbook of Studies on Men and Masculinities
içinde, Michael
Kimmel, Jeff Hearn ve R.W. Connell (Der.) (Thousand Oaks, Londra, New Delhi:
Sage, 2005).
Nadire Mater, ‘I Love All Human Beings; Even the Terrorists We
Captured,’ Voices from the Front içinde
(USA: Palgrave Macmillan, 1998).
Nadire Mater, ‘I Became A Terrorist, Like They Said, A Real
Terrorist...’ Voices from the Front içinde (USA: Palgrave Macmillan, 1998).
Najmabadi, Afsaneh. ‘The Erotic Vatan [Homeland] as Beloved
and Mother: To Love, To Possess, and To Protect,’ Comparative Studies in
Society and History, 39 (3) (Temmuz 1997), s. 442-467.
Yee, Jessica. Feminism for
Real: Deconstructing the Academic Industrial Complex of Feminism. (Canadian
Centre for Policy Alternatives 2011).
Zarkov, Dubravka. ‘Exposures and Invisibilities: Media,
Masculinities and the Narratives of Wars in an Intersectional Perspective,’ Framing
Intersectionality: Debates on a Multi- Faceted Concept in Gender Studies içinde, Helma Lutz,
Maria-Terese Herrera Vivar ve Linda Supik (Der.) (Burlington, VT.: Ashgate,
2011).
[1] Bu kadınlar
Kanada’nın en bilinen katilleri arasında yer alır. Karla Homolka, 1980’lerin
sonlarında kocasıyla birlikte kendi kız kardeşi de olmak üzere üç kişiyi
öldürdü. Ken ve Barbie katiller olarak
tanındılar. Karla Homolka, bugün, Quebec’te yaşıyor; kocası da hâlâ hapiste.
Kelly Ellard, 1997 yılında 15 yaşındayken bir sınıf arkaşını öldürdü. Bugün
hâlâ hapis cezasında.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder